makaleler
Pazartesi , 18 Aralık 2017
HABERLER

Türklerde Üretim Kültürü

Teoman Han’ın doğum tarihi olan MÖ 229 yılını Hunların başlangıcı olarak kabul edersek, Türklerin bugüne kadar gelen tarihini 2.240 yıl geriye götürebiliriz. Yazılı belgelere dayandırabildiğimiz ve içinde Türk adı geçen tarih ise, bugün bilebildiğimiz kadarıyla, Bizans kaynaklarında 400’lerde, Çin kaynaklarında ise 600’lerde başlamaktadır. Arkeolojik bilgilere dayandırılan Türk tarihi ise MÖ 3000’lere kadar gitmektedir.

Bugünkü Hakasya’da, Sibirya’nın Abakan bölgesindeki ormanlarda, demircilikle uğraşan halklar Türk tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Arkeolojik araştırmalar, Orta Asya Türk Kültürü’nü Yontma Taş (Paleolitik) Devri’ne kadar götürmektedir. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular, Cilalı Taş (Neolitik) ve Tunç Devri’nin Orta Asya Türk Kültür Tarihi için büyük önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Kuzey Altayların batısında bulunan Minnussinsk’te ortaya çıkarılan Afanasyevo (MÖ 2500-1700) ve Andronovo (MÖ 1700-1200) kültürlerinden özellikle ikincisinde, Türklerin ilk temsilcileri bulunmuştur. Bu bulgular ilk Türk yerleşim alanlarının bilinmesi ve buradaki yaşam biçimleri açısından son derece önemlidir. Son buzul çağının bitişi ve MÖ 10. binden itibaren başlayan küresel ısınmaya bağlı olarak, MÖ V. binde Orta Asya’da buzlar çekilmiş, bataklıklar, göller ve ormanlar meydana gelmiş, iklim ılımanlaşmıştı. Sibirya ormanlarında yaşayan Türkler, Yontma Taş Devrini yaşıyorlar, geçimlerini avcılık ve balıkçılıkla sağlıyorlardı. Bu devirde bazı küçükbaş hayvanlar evcilleştirilmişti. Cilalı Taş Devri’ne gelindiğinde bu devrin kültürünün Mançurya’dan batıda Hazar Denizi kıyılarına kadar yayıldığını görüyoruz. Cilalı Taş Devri MÖ 5000-2000 yılları arasında yaşanan ve doğu Türkistan ile Moğolistan’dan başlayan bir medeniyet dönemini ifade etmektedir.

Türkler üretim kültürlerine bağlı olarak Orta Asya’da önemli medeniyet merkezleri inşa etmişlerdir. Bölgenin en eski kültür merkezleri; Abakan bölgesi, Baykal Gölü çevresi, Altaylar (Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta, Pazınk, Noin-Ula) ve Batı Türkistan’da Anav ve Issık Göl civarındadır. Bunlardan Abakan kültürü, Minnussinsk bölgesinde Tagar Gölü ve adasında, Altaylarda Mayemir Bozkırında görülür. Orta Asya Türk Kültürü’nün en eski kültürünü Altay- Abakan bölgesi temsil etmektedir. Türklerin üretim kültürleri üzerinde Abakan Kültürü’nün önemli bir etkisi olmuştur. Sibirya’daki Orta Yenisey’de yer alan Minnussinsk’teki Abakan yöresi kültürünün başlangıcı oldukça eskidir. Burada MÖ III. binin sonları ile 1700 yılları arasında Afanasyevo ve Okuner kültürleri yaşanmıştır. Arkeolojik bulgular Tunç Devri ile ilgili bilgilere yer vermektedir. Mezarlardan çıkan kırmızı ya da beyaz bantlı çömlekler, İran’daki Sus ve Sialk ile Batı Türkistan’da yer alan Anav’daki bulguları hatırlatmaktadır. Toprak kapların yanında, bakır ve tunçtan yapılmış çeşitli silah ve süs eşyaları bulunmuştur. Bu kültür döneminde koyun ve her türlü şartlara uyabilen, dayanıklı bir at türü beslenmiştir. Abakan bölgesinde MÖ 1700-1200 yılları arasında, Andronovo kültür hayatı yaşanmıştır. Arkeolojik kazılarda şekillendirilmiş geniş ağızlı, kulpsuz ve geometri şekilleri ile süslenmiş bakır malzemeler bulunmuştur. Taş levhalarla kaplanmış mezarlar bu dönemde görülmektedir. Bu devirde yaşayan insanlar savaşçı ve göçebedir. Batı Sibirya-Doğu Rusya ile Batı Türkistan’a ve güneyde Aral çöküntüsüne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardır. Bu kültürün mensupları,  Altay ve Tanrı Dağları’nda Hun, hatta Göktürkler çağına kadar ulaşmışlardır. Andronovo kültürü, Yenisey civarında Karasuk kültürünün (MÖ 1200-80) ortaya çıkışı ile sona erer. Karasuk’ta bulunan mezarlar Andronovo döneminden daha fazladır. Bu mezarlar ilgili dönemde ciddi bir nüfus artışının yaşanmış olduğunu göstermektedir. Mezarlar taş levhalarla kaplanmıştır. Bu devirde yaşayan insanlar Ural Dağları’ndan Baykal Gölü’ne kadar uzanan topraklarda hayvancılık, çiftçilik ve madencilikle uğraşmışlardır. Türklerin günlük ve askerlik hayatlarında demirin büyük etkisi olmuştur. Türklerin o dönemlerde yaşadıkları bölge, bugün dahi demir madeni bakımından çok zengindir. Türkler demir madenini bulup işlemişlerdir. Demircilik, Türkler arasında önemli bir zanaat koludur. Türk demircilerinin yaptığı kılıçlar ve sabanlar pazar yerlerinin en kıymetli metasıdır. Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular, demirin Türkler tarafından çok yaygın bir şekilde kullanıldığını göstermektedir. Arkeolojik olarak ispatlanması çok güç olmakla birlikte ham demire su verip onu çelik haline ilk dönüştürenlerin de Türkler olduğu iddia edilmektedir. Günümüzde Türklük Bilimi ile uğraşan bilim adamları bu alandaki en eski bilgi ve belgelerin Çin’de olduğunu ifade etmektedirler. Dolayısıyla Türklerle ilgili en eski bilgi ve belgelerin daha tam olarak incelenmemiş olmakla birlikte Çince kaynaklarda yer aldığı düşünülmektedir. Çinceden yapılan çeviriler göstermektedir ki, Çinliler Türkleri tanımlarken onlara “demirci” sıfatı ile birlikte “Demirci Türkler” şeklinde hitap etmektedirler. Çinliler tarafından demirci sıfatının öne çıkarılması, onların Türklerin demircilikle ilgili zanaatlarına olan hayranlığının bir tezahürü olarak düşünülebilir. Türklerin demircilikle iştigal etmeleri ve bu konudaki maharetleri, Çinliler nezdinde onları diğer milletlerden ayıran bir meziyet olarak kabul edilmiştir. Ne yazık ki bu maharet, asırlar sonra batılı tarih anlayışıyla beraber yanlış ve eksik yorumlanmaya başlanmıştır. Batılı tarih anlayışı ile beraber, doğudan batıya gelen kavimlere yönelik olarak barbar yakıştırmaları başlamış ve Türklerin Avrupa’ya yayılması ile birlikte barbarlık sıfatı Türkler için kullanılmaya başlanmıştır. Bu süreçte Türklerin tarihin en eski devirlerinden bu yana zaten demirci oldukları ve demiri kılıç ve benzeri savaş aletlerinin yapımında kullandıkları ifade edilmiştir. Türkler kendilerini savunmak için kılıç ve benzeri savaş aletleri yapmışlar ve bunları maharetle kullanmışlardır. Oysa demir sadece savaş aletlerinin hammaddesi değildir. Günlük yaşamda ve tarımsal üretimde kullanılan alet edevatlar da yapılmıştır. Taşların üzerine yazı yazmak, taşları işlemek, kanal kazmak ya da toprağı işlemek maksadıyla kullanılan ve demirden yapılmış, neredeyse günümüzden 3500 yıl öncesine kadar giden pek çok alet ve edevata Orta Asya ülkelerinin müzelerinde rastlanmaktadır. Hiç şüphesiz Orta Asya’nın geçmişinde bölgede yaşamış tek halk Türkler değildir. Ancak Çin kaynakları demirciliğin Türklere mahsus bir zanaat olduğunu söylediğine göre demirden yapılmış aletlerin de Türkler tarafından yapılmış olduğunu düşünmek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. Hatta büyük bir olasılıkla bu aletleri üretenler diğer topluluklara göre daha müreffeh bir yaşam sürmekteydiler. Bu açıdan bakılınca da, üretim kültürüne dayalı bir medeniyet inşa etmiş oldukları ve başka halkların kendilerine yönelik yağma tehdidine maruz kaldıkları da düşünülebilir. İşte bu yağma tehdidi onların kendilerini korumak maksadıyla daha güçlü ve daha dayanıklı silah üretmeleri sonucunu doğurmuş olabilir. Bu şekilde tarihi tersten okumuş oluyoruz ama böyle bir iddianın aksini de ispat edebilmenin güçlüğü ortadadır. Dolayısıyla Türklük tarihini bir bakış açısıyla barbarlık tarihinin başlangıcı olarak da kabul edebilirsiniz; üretim kültürüne dayalı medeniyet inşasının başlangıcı da kabul edebilirsiniz. Ancak Türklerin neredeyse 5000 yıla yayılan tarihi bize ikincisinin daha anlamlı olduğunu ispat için fazlasıyla yeterli olacaktır.

Türk üretim kültürünün önemli dönüm noktalarından biri de at’ın evcilleştirilmesidir. İnsanlık tarihinde ilk evcilleştirilen hayvanlar, günümüzden 9000 yıl kadar önce, keçiler ve koyunlar olmuştur. Bunu sığırlar ve domuzlar izlemiştir. En son olarak at, bir görüşe göre günümüzden 5000 yıl önce Ukrayna’da, başka bir görüşe göre ise MÖ 3500’lerde bugünkü kuzey Kazakistan’da evcilleştirilmiştir. Türklük Bilimi ile uğraşanlar Kazakistan bölgesini daha anlamlı bulmaktadırlar. Bunun için yeterli kanıtlara da sahiptirler. En önemli kanıt olaraküzengi üzerinde durmakta fayda vardır. Üzengi, ata ve buna benzer hayvanlara binenlerin eyer üzerindeki oturuşlarını veya duruşlarını sağlamlaştırmak için kullanılan eyerin iki yanında asılı, altı düz madeni halka’ya verilen addır. Demirci Türkler tarafından böyle bir tasarımın geliştirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Altay Dağlarının kuzeyindeki Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta ve Pazırık kurganları ile doğudaki Noin-Ula kurganlarından at cesetleri ile birlikte eyerler, eyer altı örtüleri ve koşum takımları gibi atla ilgili çeşitli malzemeler çıkarılmıştır. At sadece savaşmak maksadıyla evcilleştirilmemiştir. Tarımsal üretimde ve ürünlerin pazar yerlerine taşınmasında da kullanılmıştır. Ayrıca kişisel ulaşımda da kullanılagelmiştir. At’ın insan hayatını kolaylaştırıcı özellikleri ona ayrı bir kutsiyet atfedilmesine neden olmuştur. Türk insanının tarih boyunca at ile olan ilişkisini, bugünün teknolojik dünyasında yaşayan insanın kendi motorlu binek aracı ya da motosikleti ile olan ilişkisine benzetebiliriz. Türklerin, atı sadece bir savaş aracı olarak kullandığı şeklindeki bir söylemi bilerek ve ısrarla ön plana çıkarmak, daha çok Türklükle ilgili art niyetleri olan kimselerin işine yaramaktadır. At’a daha rahat binebilmek için şalvar adı verilen giysiyi de tasarlayan Türklerdir. Türkler, deri ceket, pantolon ve dizlerine kadar inen kaftanlar ile bellerini kemerle sıkan ve baldırlarını kıskıvrak saran meşin çizmeler giymişlerdir. Tüm bu giyim ve kuşam hem yerde ve hem de at üzerinde daha rahat bir hareket kabiliyetine sahip olabilmek içindir.

Orta Asya’daki kurganlarda yapılan kazılarda, törenlerde kullanılan altın plakayla sarılı yaylar bulunmuştur. Kurganlara konulan her şey ve ölen hükümdar ailesine mensup cesetler, ince bir altın plakayla kaplanıyordu. Batı Türkistan’daki Issık Göl civarında bulunan bir kurgandan MÖ 500-600 dönemine ait olduğu sanılan dört bine yakın altın eşya ile birlikte, üzeri altınla kaplanmış bir erkek cesedi çıkarılmıştır. Bu cesedin, başında bulunan sivri tolganın ucundan ayağındaki yumuşak çizmeye kadar altınla kaplanmış olduğu görülmüştür. Burada bulunan dört bine yakın eserin yanında, kurganın değerini gösteren bir başka bulgu ise yine bu mezardan çıkarılan gümüş bir çanaktır. Bu çanağın içinde Göktürk Alfabesinin ilkel biçimi, iki sıra halinde ve 26 harften meydana gelen bir ifade ile yazılmış kelimeler bulunmaktadır.

Türklerin altın ve gümüşü sadece ziynet eşyası olarak kullanmadıkları, kılık ve kıyafetlerinde de altın ve gümüşe ağırlık verdikleri görülmektedir. Türk geleneğinde ölenler kişisel eşyaları ile birlikte defnedildiği için Türk kurganları yüzyıllarca yağmacıların hedefi olmuştur.

Türkler halıcılığın ilk örneklerini ortaya koymuşlardır. Batı Türkistan’da kazılan bir kurgandan dünyanın en eski dokuma halısı çıkmıştır. Bu halının bir santimetrekaresinde 36 ilmek bulunmaktadır.

Türklerin toplumsal yaşam biçimleri, aile kurumuna atfettikleri kutsiyet, inançlarına olan bağlılıkları, kamu otoritesine olan itaatkârlıkları ancak üretim kültürüne dayalı bir medeniyet içinde var olabilecek meziyetlerdir. Türklerin bu meziyetleri adeta toplumsal bir genetik haline gelmiş ve bu genetik yapı hiç bozulmadan kuşaklar sonrasına aktarılabilmiştir. Dolayısıyla Türkler kendilerine benzeyen diğer bazı eski milletler gibi günümüzün muhafazakâr toplumları arasında sayılmaktadırlar.

Türkler için sıklıkla kullanılan göçebelik sıfatı, bu göçebeliğin neyi ifade ettiği üzerinde

fazla durulmadığı için, onları anlamsız bir kalıba sokmaktadır. Türkler hiçbir zaman, sabah kalkıp rüzgârın yönüne bağlı olarak rastgele yer değiştiren başıbozuk bir topluluk olmamışlardır. Sahip oldukları hayvan sürülerinin peşinde dolaşan çobanlar da değillerdir. Bir bölgeden bir bölgeye gidilmeden önce kendi aralarında istişare etmişler, ortak karar almışlar, gittikleri yerler hakkında keşif yapmışlar, bilgi toplamışlar ve daha sonra mülklerini nakletmişlerdir. Yaşadıkları bölgelerin haritalarını çıkarmışlardır. Günümüzden neredeyse 1000 yıl önce Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ı Lügâti't-Türk adlı eserinde yer alan haritanın mükemmelliği hâlâ göz kamaştırmaktadır. Türkler yeni geldikleri beldede kendi düzenlerini hâkim kılmışlar ve etraftaki halklara da düzenlerini kabul ettirmişlerdir. Beraberlerinde getirdikleri geleneklerini ve üretim tekniklerini mücavir bölgelere yaymışlar, onların bilgi ve becerilerini de öğrenmişlerdir. Tüm bu birikimi gelecek kuşaklara aktarmışlardır. Taşlar üzerine yazdıkları vasiyetlerde bu hususları açıkça dile getirmişlerdir.

Kara Kuvvetleri, kuruluş M.Ö. 209

Kara Kuvvetleri, kuruluş M.Ö. 209

Üretim kültürünün en önemli göstergesi olan devlet örgütünün kurumsal yapısı, Türklerde en üst düzeydedir. Bugün yeryüzünün yaşayan en eski kurumu ve kurulduğundan bugüne kadar sahip olduğu birikimini gelenek haline getirmiş organizasyonu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir birimi olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’dır. Türk kara kuvvetlerinin temeli Hun İmparatorluğu döneminde Mete Han tarafından MÖ 209 yılında atılmıştır.Türkler kendi devlet geleneklerini egemenlikleri altına aldıkları her yere götürmüşlerdir. İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerinde 1000 yıldan fazla hâkimiyet kuran ve bu yollarda Türk dilini hâkim kılan yine Türklerdir. Türkler, üretim kültürüne dayalı olarak medeniyet inşa etmiş milletleri idare etmişler, onların kendi örfleri ve inançlarına saygı göstermişler, bu milletlerin kendi aralarındaki ticaretin güvenliğini de sağlamışlardır. İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerindeki pazar yerlerinin güvenliği Türkler tarafından sağlanmıştır. Bu yolları denetim altında tutan Türkler, yollardan transit geçiş vergileri ve pazar yerlerinden ise “bac” adı verilen pazaryeri vergisini tahsil etmişlerdir. Türkistan Türkçesi ile “salık” olarak adlandırılan vergi o coğrafyadaki tüm toplumların diline yerleşmiştir. Türkler kendi devlet gelenekleri içinde maliye teşkilatını en iyi kullanan ve en kapsamlı şekilde teşkilatlandıran millettir. On sekizinci yüzyılda ilk kez Türkler tarafından kullanılmaya başlanan “maliye” terimi,Arapça kökten gelmesine rağmen, Türklerin devlet geleneğinin ne derece gelişmiş olduğunun en güzel göstergesidir. On sekizinci yüzyıl aynı zamanda maliyenin bir bilim dalı olarak kabul edilmeye başlandığı yüzyıldır. Bu yüzyılda çeşitli uluslar birkaç kelimeyi bir araya getirmek suretiyle maliyeyi ifade etmeye çalışırlarken, Türkler bu sorunu çoktan çözmüşlerdir.

Türkler, kendilerinden olmayan başka milletlerin egemenlikleri altında yaşarlarken dahi devlet otoritesi ile iç içe olmuşlardır. Devleti meşru kılan iki temel olarak sayabileceğimiz ADALET ve SAVUNMA hizmetlerinin görülmesinde her zaman baş aktör olmuşlardır. Örneğin: Çin Şehirlerinin Hanları, Cengiz’in Atlıları, İran’ın Devlet Adamları, Abbasi’nin Okçuları, Timur’un Orduları, Bizans’ın Savaşçıları gibi. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere daha adil ve daha mükemmel bir devlet yönetiminin esaslarını gelecek kuşaklara aktarabilmek için taşlar üzerine kendi görüşlerini (vasiyetlerini) yazmışlardır.

Yazar Biyografisi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*