makaleler
Perşembe , 19 Ekim 2017
HABERLER

Yazarlarımızdan

REORGANİZASYON

Mahir Nakip

REORGANİZASYON

Mnakip@yahoo.com

Niçin Reorganizasyon?

Reorganizasyon kelimesi dilimize İngilizceden girmiştir. Genelde işletmecilik biliminde kullanılır olup, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra sık sık bu alanda dile getirilmiştir. Türkçe tam karşılığı yeniden örgütlenmedir. Siyasi, ticari, sosyal, kültürel hatta dinî kurumlar bile zaman zaman kendisini gözden geçirerek yenilenmeye ihtiyaç duyar. Bu yenileşme ya bir hukukî zaruretten ya da bir örgütün kendi alanındaki gelişmelerin gerisinde kalmasından dolayı söz konusu olur. Yeniden örgütlenmeye eskiden mesela on yılda bir ihtiyaç duyulurken günümüzde daha kısa sürelerde ihtiyaç duyulmaktadır. Yenilikçi ve genç yönetici tarafından hoş, gelenekçi ve yaşlı yöneticiler tarafından ise nahoş karşılanır.

ITC Başkanı Sayın Erşat SALİHİ’nin çağrısı üzerine, başta Yürütme Kurulu üyeleri olmak üzere, ITC kurucuları, bir eski başkanı, ITC’nin temsilcileri, eski ve yeni milletvekilleri ve güzide bir Türkmen aydınlar grubu 6 Eylül 2015 günü ITC’nin Birinci Genişletilmiş Toplantısına katılmışlardır. Toplantı Kerkük’te bulunan ITC’nin toplantı salonunda gerçekleşmiştir. Toplantının amacı 1) Irak Parlamentosundan yeni çıkar Partiler Kanunu ışığından ITC’nin yeniden örgütlenmesini tartışmak, 2) ITC’yi daha aktif ve etkin kılmak, 3) daha kucaklayıcı olmasını ve bütün Türkmen halkıyla bütünleşmesini temin etmek ve 4) ITC’ye bir yol haritası çizebilmek şeklinde belirlenmiştir.

Nasıl Bir Reorganizasyon?

Irak ve özellikle Türkmenler gerçekten mihnetli, zor ve çetin günlerden geçmektedirler. Şartlar her gün biraz daha Türkmenlerin aleyhine gelişmektedir. Irak’taki olaylar değil ITC’nin, bütün Türkmenlerin boyunu aşmaktadır. Kısacası ¨düşman kavi, talih zebun¨, ama boyumuzu aşan dalgalar karşısında gemimizi gerçekten güçlendirmemiz ve dimdik durmamız gerekmektedir. Elbette ki en önemli husus öncelikle zaruretten hasıl yeniden örgütlenmedir. Çünkü artık siyasi kuruluşların nasıl örgütleneceği, en az kaç üye sahibi olmaları, kongrelerini nasıl yapacakları ve hangi kurullara sahip olmaları gerektiği kanun yoluyla düzenlenmiştir. Değil sadece ITC, diğer Türkmen partilerimiz de kendilerini ciddi manada gözden geçirmeleri gerekmektedir.

ITC’nin yeniden örgütlenmesini ihtiyaç haline getiren husus, gelişen ağır şartlar ve Türkmenler için giderek artan tehlikelerdir. Gerçekten de artık ITC hata yapma gibi bir lüksü, dağınık ve çok başlı olma gibi bir hakkı yoktur. Yürütme Kurulu’ndaki değerli siyasetçilerimiz canhıraşane çalışmaktadırlar. Bundan şüphe yok. Dürüstlüklerinden ve samimiyetlerinden de şikayetimiz yok. Ama Türkmenlerin ¨en meşru temsilcisi¨ kabul ettiğimiz ITC’nin bütün sorumluluğunu sadece yürütme kuruluna yüklemek ne doğrudur ne de mümkündür. Birçok hayatî hususu başka kurulları ile de tartışabilmeli, görüş almalı ve en önemlisi sorumluluğu paylaşmalıdır. Onun için her siyasi kuruluş gibi ITC’nin de MKYK’sı ve hatta Genel Kurulu var ve aktif olmalıdır. Ancak bildiğimiz kadarıyla bu kurulların hiç birisi mevcut değildir. Dolayısıyla kurultay düzenlemesi de mümkün olmamaktadır. O zaman ITC, mevcut tüzüğe göre sözünü ettiğimiz genel kurul üyelerini en kısa sürede belirlemeli ve kolları sıvamalıdır.

Başka Neler Yapılmalı

Yukarıda zikrettiğimiz kurullar acil ve elzemdir. Ancak, kadın kolları ve gençlik teşkilatlarını da gözden geçirmenin vakti gelmiştir. Onlar toplumsal ve siyasal varlığımızın olmazsa olmazıdır. Ama maalesef aktif ve ITC Yönetimi ile uyumlu oldukları söylenemez. Bu da yetmez, çeşitli alt komisyonlar kurularak herkes bu taşın altına elini bir nebze koymalıdır. Mesela bir eğitim komisyonu, göçmenler komisyonu, medya ve sivil kuruluşlar komisyonu önemli danışma kurullarından olup, acilen oluşturulmalıdır. Bunları kimsenin yetkisini paylaşmaz, bilakis, yetkisi olmaz ama sorumlulukları olur.

Bu da yetmez. En önemli husus bence milli mali kaynağın oluşturulmasıdır. Dünyanın dört bir yanında çalışan ve hatta Yaser Arafat’ı hiç sevmeyen Komünist Filistinlilerin bile her ay gelirlerinin bir kısmını Fetih Örgütü’ne yolladıklarının canlı şahidiyim. Biz acaba niye hep siyasi kuruluşlarımızdan mali destek görenlerimiz oluyor da, bu kuruluşlara mali yardımımız olmuyor? Bence bu hastalığı derhal tedavi etmek lazım. Herkes gelirinin cüzi bir kısmını davaya tahsis edebiliyorsa o zaman milliyetçidir veya en azından Türkmen’dir. Bir dava kendi öz ve milli kaynağından beslenmiyorsa, başkasının etkisi altına girmeye mahkumdur.

Sonuç

Yukarıda dile getirdiğimiz yeniden örgütlenme aslında bir yeniden uyanıştır, yeniden benliğe yani sine-i millete dönmedir. Bu da öncelikle ITC’nin mevcut tek icra kurlu olan Yürütme Kurulundaki arkadaşların meseleyi idrak edişlerine bağlıdır. Bazen insanlar bir inat uğruna bütün basireti köreltir, olaylara tek köşeden bakar ve bedeli ne olursa olsun geri adım atmaz. İşte bu, o teşkilatın ölümü demek olur. Bazen de insanlar bir davanın selameti için erdemlik göstererek hoşgörü duygularını ön plana çıkarır, uzlaşıcı olur, sorunun değil, çözümün bir parçası olur ve her şey olduğundan daha kolay bitiverir.

Bu kurulların oluşturulması gerçekleşirse, herkes gönüllülük esasına göre bu kurullarda çalışmalıdır. Eğer bu davanın yeniden canlanması ve başarıya ulaşmasını istiyorsak, asla vereceğimiz hizmet karşılığında bir ücrete tenezzül etmemeliyiz; bilakis gerekirse herkes cebinden harcama yapmasını öğrenmelidir.

Arife tarif gerekmez. Elçiye de zeval olmaz. İşte hendek işte deve…

Piyasa Ekonomisindeki Rekabete Hazır Uzman Kadronun Bulunması: Eğitim Kalitesinin Göstergesi

Prof. Dr. Jambil Aymanov

Son bir yıl içerisinde Kazakistan eğitim sisteminde ne tür başarılara imza atılmıştır? Kazakistan, 2010 yılında Eğitim Sistemi Gelişme Endeksi’ne göre 129 ülke içinde Japonya, Norveç ve Almanya’dan sonra 4. sıraya yerleşmiştir. Ülkemiz, BDT devletleri arasında ilk olarak 2010 yılında Astana’da uluslararası matematik olimpiyatlarına ev sahipliği yapmıştır. Yüksek düzeydeki bu bilim yarışmasında takımımız 5.’liği elde etmiştir. Bu başarılar, Kazakistan eğitimi kalitesinin göstergesi olabililir mi? Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Jambıl AYMENOV ile yapılan mülakatımıza bu soruyu sormakla başlamıştık…

– Elbette. Devlet başkanımız, küresel ekonomik krizin tüm dünya ülkelerinde yarattığı olumsuz etkilere karşın eğitim alanına ayrılan kaynakların azaltılmaması konusunda Hükûmetimize doğrudan talimat vermiştir. Bu talimat da kuşkusuz yerine getirilmektedir. Muazzam bir coğrafyada yaşayan ülkemizin dünya uygarlık sistemindeki gelişmelere ayak uydurabilmesi ve yeraltı kaynaklarından verimli olarak yararlanabilmesi için Kazak gençleri çağdaş teknolojileri kullanabilmelidir. Çağdaş teknolojileri kullanabilmek içinse bilgili ve ihtisas sahibi uzman kadrolar yetiştirilmelidir. Kazakistan’ın uluslararası eğitim sürecine girme arzusuyla hareket etmesinin temel nedeni de bundan kaynaklanmaktadır. Sözünü ettiğiniz başarıları, bizim bu yönde yaptığımız ilk adımlarımız şeklinde nitelendirebiliriz. Bunlara ilaveten belirtmek istediğim bir önemli husus, yakında 19 yıllık BDT tarihinde ilk kez başkentimiz Astana’da BDT Devletleri Eğitim uzmanlarının I. Kongresi gerçekleştirilmiştir. Kongreye BDT devletlerinden gelen 230 kişiyle birlikte toplam 500 kişi katılmıştır. Kongre programı çerçevesinde eğitim alanındaki ortak meseleler görüşülerek, 2011-2020 yıllarına yönelik Devlet Eğitim Programı kabul edilmiştir. Son 5 yıl içinde eğitim alanına tahsis edilen kaynak tutarı 230 milyar Tenge’den 746 milyar Tenge’ye artmıştır. Bu da büyük bir başarıdır. Ayrıca 11 Mart 2010 tarihinde Kazakistan Cumhuriyeti, Bologna Süreci’ne girmiş ve Kazakistan’ın 30 yüksek öğretim kurumu Bologna Bildirgesi’ne imza koymuştur. Devlet tarafından ayrılan burslu öğrenci kontenjanı 1085 daha artarak, toplam 35425’e ulaşmıştır. Eğitim sistemini bilişim teknolojileriyle donatım amacıyla 2009 yılında okullardaki interaktif malzeme sayısı 3150 iken, 2010 yılında 3385 adet olmuştur. Ülke genelinde 18 öğrenci başına 1 bilgisayar düşmektedir. Tüm okulların % 98’i İnternet sistemine, % 34’ü ise geniş çaplı İnternet sistemine bağlanmıştır. Bütün bu faaliyetler, eğitim alanını sistemli bir şekilde geliştirme planı kapsamında yapılmaktadır.

– Demek, sizce ülke ekonomisinin ana silâhı, eğitim ve ihtisas sahibi uzman kadrolardır…

– Evet; eğitim, paha biçilemez büyük manevî bir silâhtır. Sadece manevî silâh değil, ayrıca önemli bir üretken güçtür. Eğitim gücüne denk, başka bir fikrî ve manevî güç kaynağının bulunmadığı geçmişten bellidir. Dolayısıyla küresel yeni ideoloji, evvela eğitim gücüne dayanmaktadır. Yeni dünyadaki yeni Kazakistan’ın eğitime öncelik tanımasının temel nedeni de bundan ötürüdür. Eğitim; sadece ilmin temeltaşı değil, bununla birlikte büyük ve itibar sahibi dünya ülkeleriyle rekabet edebilecek devlet konumuna gelme fırsatıdır. Eğitimin olduğu yerde gelişme, yetişme, mükelleşme süreci bir an bile durmamıştır. Eğitimin gelir kaynağı ve iyi yaşam tarzının kökeni olduğunu büyük şairimiz Abay KUNANBAYEV de “Evladının hoşgörülü ve bilgili olarak yetişmesini istersen, malını kıskanma!” diyerek belirtmiştir.
– Haklısınız. Ama zaman geçtikçe eğitim türleri de çoğalmakta ve hem eğitim sistemi hem de bilim anlayışımız karmaşık hale gelmektedir. Ne kadar istesek de bunların hepsini öğrenmek bize nasip edilmemiştir. Bilmek istediğimiz tek şey, gençler hangi yönde eğitim almalıdır?
– Tabii ki, her şey Allah’ın emridir. İhtisaslı uzman kadrolar millî üretimde çalışmalıdır. Günümüzde hem teknolojik hem de teknik araçlar ülkemize yurtdışından gelmektedir. Biz yabancı ülkelerin tecrübe ve deneyimlerinden millî üretimimizde istifade etmeliyiz. Bunun için piyasa ekonomisindeki rekabete hazır uzman kadroların yetiştirilmesi oldukça önemlidir. Rekabete hazır olmanın ön koşullarından biri, bunun iç mekanizmasını oluşturacak bir sistemin kurulmasıdır. Ülkemizde millî eğitim sisteminin modelini oluşturma yolunda büyük adımlar atılmıştır. Bu konuda uzun zamandan beri bilimsel araştırmalar yapılmaktadır. Yukarıda söz konusu edilen hususları dikkate alarak, Kazakistan eğitim sisteminin temel üç özelliğini ortaya koyabiliriz: Bunlardan birincisi, öğrenciler kazandıkları bilim ve deneyimlerini sürekli olarak geliştirmekte ve yenilemekte; ikincisi, gençlere yaş, yetenek ve imkânlarına göre eğitim verilmekte; üçüncüsü, tüm eğitim faaliyetleri yurtdışındaki gelişmeleri esas alarak uluslararası düzeyde yürütülmektedir. Başka bir ifadeyle, eğitim-öğretim süreci rekabete dayanıklı ve günümüz şartlarına uygun olarak gerçekleştirilmektedir.
Dediğiniz gibi, bilişim teknolojileri alanında gelişmeler hızla ortaya çıkmaktadır. Zaman akışı içerisinde yeni teknolojiler öğrenme konusuna dönüşerek derslerde ele alınmaya başlamıştır. Öğretim elemanları sürekli arayış içinde olmayı ve yeni şeyler öğrenmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bundan on yıl önce günlük hayatımızda bilgisayarın geniş çapta kullanıma geçeceğinden kimse emin değildi. Fakat durum ortadadır. Bugün bilgisayarsız eğitim-öğretim sürecini düşünmek imkânsızdır. Öyle değil mi? Elbette bu durum, günümüz şartlarının etkisi altında oluşmuştur. Dolayısıyla gelecekte çağdaş eğitim teknolojilerinin devamlı kullanılması gerekmektedir. Bugünkü dünya eğitim sistemi bizden bunu istemektedir. Aldığın bilgi ve kazandığın deneyim, diğer kişilerin bilgi ve deneyimleri ile rekabet edemezse, zaman israf edilmiş demektir.
– Milli eğitim hakkında güzel fikirler ileri sürdünüz. Yurt içinde veya yurt dışında aldıkları eğitimini yabancı üretimde yararlanmakta olan gençlerimizin sayısı artmaktadır. Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?
– Elbette, rahatsız ediyor. Ancak onlara “gitmeyin” diyemeyiz, tam tersine onların gitmemesi için gerekli bilim ve deneyimi aşılamalıyız. Hükûmetimizin gençlik politikasının önemli kısmı millî terbiye ile ilgilidir. Kuşkusuz her kuşak kendi problemlerini kendisi çözmelidir. Ama bu problemlerin ulusal değerler çerçevesinde çözülmesi gerekmektedir ki, gençlerimiz iyi kalpli ve yüksek ruhlu insanlar olarak yetişsinler. Kazak gençlerinin psikolojisi, bilinci ve amaçları, işte bu hukukî terbiye sayesinde oluşturulmalıdır. Toplumsal gelişmelerin hepsi karşılıklı dayanışma, yardımlaşma ve zenginleşmeden ilham almaktadır. Her bir öğretim ve eğitim anlayışının temelinde sevgi ve saygı, rahmet ve şefaat, dostluk ve kardeşlik duyguları yatmaktadır. Gençlik eğitimine odaklanan öğretim elemanları bu amaçları yerine getirme uğruna gayret edecekse, ülkemizde barış ve beraberlik bayrağı daima dalgalanacaktır.
– Teşekkürler!

NOT: Bu mülâkat, 8 Ekim 2010 tarihli “AYKIN” Gazetesi’nin 6. sayfasında yayımlanmıştır.

Prof. Dr. JAMBIL AYMENOV
Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Türklerde Üretim Kültürü

Teoman Han’ın doğum tarihi olan MÖ 229 yılını Hunların başlangıcı olarak kabul edersek, Türklerin bugüne kadar gelen tarihini 2.240 yıl geriye götürebiliriz. Yazılı belgelere dayandırabildiğimiz ve içinde Türk adı geçen tarih ise, bugün bilebildiğimiz kadarıyla, Bizans kaynaklarında 400’lerde, Çin kaynaklarında ise 600’lerde başlamaktadır. Arkeolojik bilgilere dayandırılan Türk tarihi ise MÖ 3000’lere kadar gitmektedir.

Bugünkü Hakasya’da, Sibirya’nın Abakan bölgesindeki ormanlarda, demircilikle uğraşan halklar Türk tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Arkeolojik araştırmalar, Orta Asya Türk Kültürü’nü Yontma Taş (Paleolitik) Devri’ne kadar götürmektedir. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular, Cilalı Taş (Neolitik) ve Tunç Devri’nin Orta Asya Türk Kültür Tarihi için büyük önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Kuzey Altayların batısında bulunan Minnussinsk’te ortaya çıkarılan Afanasyevo (MÖ 2500-1700) ve Andronovo (MÖ 1700-1200) kültürlerinden özellikle ikincisinde, Türklerin ilk temsilcileri bulunmuştur. Bu bulgular ilk Türk yerleşim alanlarının bilinmesi ve buradaki yaşam biçimleri açısından son derece önemlidir. Son buzul çağının bitişi ve MÖ 10. binden itibaren başlayan küresel ısınmaya bağlı olarak, MÖ V. binde Orta Asya’da buzlar çekilmiş, bataklıklar, göller ve ormanlar meydana gelmiş, iklim ılımanlaşmıştı. Sibirya ormanlarında yaşayan Türkler, Yontma Taş Devrini yaşıyorlar, geçimlerini avcılık ve balıkçılıkla sağlıyorlardı. Bu devirde bazı küçükbaş hayvanlar evcilleştirilmişti. Cilalı Taş Devri’ne gelindiğinde bu devrin kültürünün Mançurya’dan batıda Hazar Denizi kıyılarına kadar yayıldığını görüyoruz. Cilalı Taş Devri MÖ 5000-2000 yılları arasında yaşanan ve doğu Türkistan ile Moğolistan’dan başlayan bir medeniyet dönemini ifade etmektedir.

Türkler üretim kültürlerine bağlı olarak Orta Asya’da önemli medeniyet merkezleri inşa etmişlerdir. Bölgenin en eski kültür merkezleri; Abakan bölgesi, Baykal Gölü çevresi, Altaylar (Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta, Pazınk, Noin-Ula) ve Batı Türkistan’da Anav ve Issık Göl civarındadır. Bunlardan Abakan kültürü, Minnussinsk bölgesinde Tagar Gölü ve adasında, Altaylarda Mayemir Bozkırında görülür. Orta Asya Türk Kültürü’nün en eski kültürünü Altay- Abakan bölgesi temsil etmektedir. Türklerin üretim kültürleri üzerinde Abakan Kültürü’nün önemli bir etkisi olmuştur. Sibirya’daki Orta Yenisey’de yer alan Minnussinsk’teki Abakan yöresi kültürünün başlangıcı oldukça eskidir. Burada MÖ III. binin sonları ile 1700 yılları arasında Afanasyevo ve Okuner kültürleri yaşanmıştır. Arkeolojik bulgular Tunç Devri ile ilgili bilgilere yer vermektedir. Mezarlardan çıkan kırmızı ya da beyaz bantlı çömlekler, İran’daki Sus ve Sialk ile Batı Türkistan’da yer alan Anav’daki bulguları hatırlatmaktadır. Toprak kapların yanında, bakır ve tunçtan yapılmış çeşitli silah ve süs eşyaları bulunmuştur. Bu kültür döneminde koyun ve her türlü şartlara uyabilen, dayanıklı bir at türü beslenmiştir. Abakan bölgesinde MÖ 1700-1200 yılları arasında, Andronovo kültür hayatı yaşanmıştır. Arkeolojik kazılarda şekillendirilmiş geniş ağızlı, kulpsuz ve geometri şekilleri ile süslenmiş bakır malzemeler bulunmuştur. Taş levhalarla kaplanmış mezarlar bu dönemde görülmektedir. Bu devirde yaşayan insanlar savaşçı ve göçebedir. Batı Sibirya-Doğu Rusya ile Batı Türkistan’a ve güneyde Aral çöküntüsüne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardır. Bu kültürün mensupları,  Altay ve Tanrı Dağları’nda Hun, hatta Göktürkler çağına kadar ulaşmışlardır. Andronovo kültürü, Yenisey civarında Karasuk kültürünün (MÖ 1200-80) ortaya çıkışı ile sona erer. Karasuk’ta bulunan mezarlar Andronovo döneminden daha fazladır. Bu mezarlar ilgili dönemde ciddi bir nüfus artışının yaşanmış olduğunu göstermektedir. Mezarlar taş levhalarla kaplanmıştır. Bu devirde yaşayan insanlar Ural Dağları’ndan Baykal Gölü’ne kadar uzanan topraklarda hayvancılık, çiftçilik ve madencilikle uğraşmışlardır. Türklerin günlük ve askerlik hayatlarında demirin büyük etkisi olmuştur. Türklerin o dönemlerde yaşadıkları bölge, bugün dahi demir madeni bakımından çok zengindir. Türkler demir madenini bulup işlemişlerdir. Demircilik, Türkler arasında önemli bir zanaat koludur. Türk demircilerinin yaptığı kılıçlar ve sabanlar pazar yerlerinin en kıymetli metasıdır. Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular, demirin Türkler tarafından çok yaygın bir şekilde kullanıldığını göstermektedir. Arkeolojik olarak ispatlanması çok güç olmakla birlikte ham demire su verip onu çelik haline ilk dönüştürenlerin de Türkler olduğu iddia edilmektedir. Günümüzde Türklük Bilimi ile uğraşan bilim adamları bu alandaki en eski bilgi ve belgelerin Çin’de olduğunu ifade etmektedirler. Dolayısıyla Türklerle ilgili en eski bilgi ve belgelerin daha tam olarak incelenmemiş olmakla birlikte Çince kaynaklarda yer aldığı düşünülmektedir. Çinceden yapılan çeviriler göstermektedir ki, Çinliler Türkleri tanımlarken onlara “demirci” sıfatı ile birlikte “Demirci Türkler” şeklinde hitap etmektedirler. Çinliler tarafından demirci sıfatının öne çıkarılması, onların Türklerin demircilikle ilgili zanaatlarına olan hayranlığının bir tezahürü olarak düşünülebilir. Türklerin demircilikle iştigal etmeleri ve bu konudaki maharetleri, Çinliler nezdinde onları diğer milletlerden ayıran bir meziyet olarak kabul edilmiştir. Ne yazık ki bu maharet, asırlar sonra batılı tarih anlayışıyla beraber yanlış ve eksik yorumlanmaya başlanmıştır. Batılı tarih anlayışı ile beraber, doğudan batıya gelen kavimlere yönelik olarak barbar yakıştırmaları başlamış ve Türklerin Avrupa’ya yayılması ile birlikte barbarlık sıfatı Türkler için kullanılmaya başlanmıştır. Bu süreçte Türklerin tarihin en eski devirlerinden bu yana zaten demirci oldukları ve demiri kılıç ve benzeri savaş aletlerinin yapımında kullandıkları ifade edilmiştir. Türkler kendilerini savunmak için kılıç ve benzeri savaş aletleri yapmışlar ve bunları maharetle kullanmışlardır. Oysa demir sadece savaş aletlerinin hammaddesi değildir. Günlük yaşamda ve tarımsal üretimde kullanılan alet edevatlar da yapılmıştır. Taşların üzerine yazı yazmak, taşları işlemek, kanal kazmak ya da toprağı işlemek maksadıyla kullanılan ve demirden yapılmış, neredeyse günümüzden 3500 yıl öncesine kadar giden pek çok alet ve edevata Orta Asya ülkelerinin müzelerinde rastlanmaktadır. Hiç şüphesiz Orta Asya’nın geçmişinde bölgede yaşamış tek halk Türkler değildir. Ancak Çin kaynakları demirciliğin Türklere mahsus bir zanaat olduğunu söylediğine göre demirden yapılmış aletlerin de Türkler tarafından yapılmış olduğunu düşünmek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. Hatta büyük bir olasılıkla bu aletleri üretenler diğer topluluklara göre daha müreffeh bir yaşam sürmekteydiler. Bu açıdan bakılınca da, üretim kültürüne dayalı bir medeniyet inşa etmiş oldukları ve başka halkların kendilerine yönelik yağma tehdidine maruz kaldıkları da düşünülebilir. İşte bu yağma tehdidi onların kendilerini korumak maksadıyla daha güçlü ve daha dayanıklı silah üretmeleri sonucunu doğurmuş olabilir. Bu şekilde tarihi tersten okumuş oluyoruz ama böyle bir iddianın aksini de ispat edebilmenin güçlüğü ortadadır. Dolayısıyla Türklük tarihini bir bakış açısıyla barbarlık tarihinin başlangıcı olarak da kabul edebilirsiniz; üretim kültürüne dayalı medeniyet inşasının başlangıcı da kabul edebilirsiniz. Ancak Türklerin neredeyse 5000 yıla yayılan tarihi bize ikincisinin daha anlamlı olduğunu ispat için fazlasıyla yeterli olacaktır.

Türk üretim kültürünün önemli dönüm noktalarından biri de at’ın evcilleştirilmesidir. İnsanlık tarihinde ilk evcilleştirilen hayvanlar, günümüzden 9000 yıl kadar önce, keçiler ve koyunlar olmuştur. Bunu sığırlar ve domuzlar izlemiştir. En son olarak at, bir görüşe göre günümüzden 5000 yıl önce Ukrayna’da, başka bir görüşe göre ise MÖ 3500’lerde bugünkü kuzey Kazakistan’da evcilleştirilmiştir. Türklük Bilimi ile uğraşanlar Kazakistan bölgesini daha anlamlı bulmaktadırlar. Bunun için yeterli kanıtlara da sahiptirler. En önemli kanıt olaraküzengi üzerinde durmakta fayda vardır. Üzengi, ata ve buna benzer hayvanlara binenlerin eyer üzerindeki oturuşlarını veya duruşlarını sağlamlaştırmak için kullanılan eyerin iki yanında asılı, altı düz madeni halka’ya verilen addır. Demirci Türkler tarafından böyle bir tasarımın geliştirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Altay Dağlarının kuzeyindeki Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta ve Pazırık kurganları ile doğudaki Noin-Ula kurganlarından at cesetleri ile birlikte eyerler, eyer altı örtüleri ve koşum takımları gibi atla ilgili çeşitli malzemeler çıkarılmıştır. At sadece savaşmak maksadıyla evcilleştirilmemiştir. Tarımsal üretimde ve ürünlerin pazar yerlerine taşınmasında da kullanılmıştır. Ayrıca kişisel ulaşımda da kullanılagelmiştir. At’ın insan hayatını kolaylaştırıcı özellikleri ona ayrı bir kutsiyet atfedilmesine neden olmuştur. Türk insanının tarih boyunca at ile olan ilişkisini, bugünün teknolojik dünyasında yaşayan insanın kendi motorlu binek aracı ya da motosikleti ile olan ilişkisine benzetebiliriz. Türklerin, atı sadece bir savaş aracı olarak kullandığı şeklindeki bir söylemi bilerek ve ısrarla ön plana çıkarmak, daha çok Türklükle ilgili art niyetleri olan kimselerin işine yaramaktadır. At’a daha rahat binebilmek için şalvar adı verilen giysiyi de tasarlayan Türklerdir. Türkler, deri ceket, pantolon ve dizlerine kadar inen kaftanlar ile bellerini kemerle sıkan ve baldırlarını kıskıvrak saran meşin çizmeler giymişlerdir. Tüm bu giyim ve kuşam hem yerde ve hem de at üzerinde daha rahat bir hareket kabiliyetine sahip olabilmek içindir.

Orta Asya’daki kurganlarda yapılan kazılarda, törenlerde kullanılan altın plakayla sarılı yaylar bulunmuştur. Kurganlara konulan her şey ve ölen hükümdar ailesine mensup cesetler, ince bir altın plakayla kaplanıyordu. Batı Türkistan’daki Issık Göl civarında bulunan bir kurgandan MÖ 500-600 dönemine ait olduğu sanılan dört bine yakın altın eşya ile birlikte, üzeri altınla kaplanmış bir erkek cesedi çıkarılmıştır. Bu cesedin, başında bulunan sivri tolganın ucundan ayağındaki yumuşak çizmeye kadar altınla kaplanmış olduğu görülmüştür. Burada bulunan dört bine yakın eserin yanında, kurganın değerini gösteren bir başka bulgu ise yine bu mezardan çıkarılan gümüş bir çanaktır. Bu çanağın içinde Göktürk Alfabesinin ilkel biçimi, iki sıra halinde ve 26 harften meydana gelen bir ifade ile yazılmış kelimeler bulunmaktadır.

Türklerin altın ve gümüşü sadece ziynet eşyası olarak kullanmadıkları, kılık ve kıyafetlerinde de altın ve gümüşe ağırlık verdikleri görülmektedir. Türk geleneğinde ölenler kişisel eşyaları ile birlikte defnedildiği için Türk kurganları yüzyıllarca yağmacıların hedefi olmuştur.

Türkler halıcılığın ilk örneklerini ortaya koymuşlardır. Batı Türkistan’da kazılan bir kurgandan dünyanın en eski dokuma halısı çıkmıştır. Bu halının bir santimetrekaresinde 36 ilmek bulunmaktadır.

Türklerin toplumsal yaşam biçimleri, aile kurumuna atfettikleri kutsiyet, inançlarına olan bağlılıkları, kamu otoritesine olan itaatkârlıkları ancak üretim kültürüne dayalı bir medeniyet içinde var olabilecek meziyetlerdir. Türklerin bu meziyetleri adeta toplumsal bir genetik haline gelmiş ve bu genetik yapı hiç bozulmadan kuşaklar sonrasına aktarılabilmiştir. Dolayısıyla Türkler kendilerine benzeyen diğer bazı eski milletler gibi günümüzün muhafazakâr toplumları arasında sayılmaktadırlar.

Türkler için sıklıkla kullanılan göçebelik sıfatı, bu göçebeliğin neyi ifade ettiği üzerinde

fazla durulmadığı için, onları anlamsız bir kalıba sokmaktadır. Türkler hiçbir zaman, sabah kalkıp rüzgârın yönüne bağlı olarak rastgele yer değiştiren başıbozuk bir topluluk olmamışlardır. Sahip oldukları hayvan sürülerinin peşinde dolaşan çobanlar da değillerdir. Bir bölgeden bir bölgeye gidilmeden önce kendi aralarında istişare etmişler, ortak karar almışlar, gittikleri yerler hakkında keşif yapmışlar, bilgi toplamışlar ve daha sonra mülklerini nakletmişlerdir. Yaşadıkları bölgelerin haritalarını çıkarmışlardır. Günümüzden neredeyse 1000 yıl önce Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ı Lügâti't-Türk adlı eserinde yer alan haritanın mükemmelliği hâlâ göz kamaştırmaktadır. Türkler yeni geldikleri beldede kendi düzenlerini hâkim kılmışlar ve etraftaki halklara da düzenlerini kabul ettirmişlerdir. Beraberlerinde getirdikleri geleneklerini ve üretim tekniklerini mücavir bölgelere yaymışlar, onların bilgi ve becerilerini de öğrenmişlerdir. Tüm bu birikimi gelecek kuşaklara aktarmışlardır. Taşlar üzerine yazdıkları vasiyetlerde bu hususları açıkça dile getirmişlerdir.

Kara Kuvvetleri, kuruluş M.Ö. 209

Kara Kuvvetleri, kuruluş M.Ö. 209

Üretim kültürünün en önemli göstergesi olan devlet örgütünün kurumsal yapısı, Türklerde en üst düzeydedir. Bugün yeryüzünün yaşayan en eski kurumu ve kurulduğundan bugüne kadar sahip olduğu birikimini gelenek haline getirmiş organizasyonu, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir birimi olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’dır. Türk kara kuvvetlerinin temeli Hun İmparatorluğu döneminde Mete Han tarafından MÖ 209 yılında atılmıştır.Türkler kendi devlet geleneklerini egemenlikleri altına aldıkları her yere götürmüşlerdir. İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerinde 1000 yıldan fazla hâkimiyet kuran ve bu yollarda Türk dilini hâkim kılan yine Türklerdir. Türkler, üretim kültürüne dayalı olarak medeniyet inşa etmiş milletleri idare etmişler, onların kendi örfleri ve inançlarına saygı göstermişler, bu milletlerin kendi aralarındaki ticaretin güvenliğini de sağlamışlardır. İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerindeki pazar yerlerinin güvenliği Türkler tarafından sağlanmıştır. Bu yolları denetim altında tutan Türkler, yollardan transit geçiş vergileri ve pazar yerlerinden ise “bac” adı verilen pazaryeri vergisini tahsil etmişlerdir. Türkistan Türkçesi ile “salık” olarak adlandırılan vergi o coğrafyadaki tüm toplumların diline yerleşmiştir. Türkler kendi devlet gelenekleri içinde maliye teşkilatını en iyi kullanan ve en kapsamlı şekilde teşkilatlandıran millettir. On sekizinci yüzyılda ilk kez Türkler tarafından kullanılmaya başlanan “maliye” terimi,Arapça kökten gelmesine rağmen, Türklerin devlet geleneğinin ne derece gelişmiş olduğunun en güzel göstergesidir. On sekizinci yüzyıl aynı zamanda maliyenin bir bilim dalı olarak kabul edilmeye başlandığı yüzyıldır. Bu yüzyılda çeşitli uluslar birkaç kelimeyi bir araya getirmek suretiyle maliyeyi ifade etmeye çalışırlarken, Türkler bu sorunu çoktan çözmüşlerdir.

Türkler, kendilerinden olmayan başka milletlerin egemenlikleri altında yaşarlarken dahi devlet otoritesi ile iç içe olmuşlardır. Devleti meşru kılan iki temel olarak sayabileceğimiz ADALET ve SAVUNMA hizmetlerinin görülmesinde her zaman baş aktör olmuşlardır. Örneğin: Çin Şehirlerinin Hanları, Cengiz’in Atlıları, İran’ın Devlet Adamları, Abbasi’nin Okçuları, Timur’un Orduları, Bizans’ın Savaşçıları gibi. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere daha adil ve daha mükemmel bir devlet yönetiminin esaslarını gelecek kuşaklara aktarabilmek için taşlar üzerine kendi görüşlerini (vasiyetlerini) yazmışlardır.

Yağma Kültürüyle Üretim Kültürü Arasında Türklerin “Devlet” İdeali

 

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. Ahmet Burçin Yereli

1. Giriş

Bu çalışmanın asıl maksadı Türklük Bilimi içinde az incelenen ekonomi alanı üzerinde durmak ve ekonomi ve sosyoloji ekseninde Türklerin üretim kültürüne yönelik tespitlerde bulunmaktır. Üretim kültürü sosyolojik tahlillerin en can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Tarih boyunca üretim kültürüne sahip topluluklar ancak medeniyet inşa edebilmişlerdir. Çin medeniyeti, Hindistan medeniyeti, İran Medeniyeti, Mısır medeniyeti, Arap medeniyeti gibi Türk medeniyeti de Türklerin sahip olduğu üretim kültürünün doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır.  Bugünkü coğrafi ve siyasi yapıları itibariyle ne Çin, ne Hindistan, ne İran, ne Mısır, ne Arap Yarımadasındaki ülkeler ne de Türkiye ya da Orta Asya’daki Türk devletleri yukarıda sayılan medeniyetleri temsil etmemektedirler. Günümüzün emsal medeniyeti sanayi devrimi sonrasının Avrupa medeniyetidir. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın temsil ettiği medeniyet anlayışı da sanayi devrimi sonrası şekillenen üretim ve ticaret kültürünün bir uzantısıdır.

Geçmişte aynı beldede birlikte yaşayan insan topluluklarını bir araya getiren ve onları bir arada tutan ortak çıkarlardır. Yaşamlarını devam ettirebilmek ve gereksinimlerini en iyi şekilde karşılayabilmek için üretmek, daha verimli üretmek ve daha çok üretmek maksadıyla büyük yerleşim alanlarında bir araya gelmişlerdir. Aralarında ortaya çıkan çatışmaları çözmek ve birlikte oluşturdukları mülkiyet ve refah düzenini dış tehditlerden korumak için devlet örgütüne ihtiyaç duymuşlardır. Bu noktada iki temel kamu hizmeti olarak karşımıza çıkan adalet ve savunma (ya da güvenlik) hizmetleri devlet örgütünün ortaya çıkışındaki en temel kamusal ihtiyaçlardır. İhtiyaç kavramı ise ekonomi biliminin ve ekonomi bilimine bağlı olarak gelişen tüm diğer bilimlerin temelidir.
Medeniyet inşa etmiş tüm diğer milletler gibi Türklerin de medeniyetini temsil eden kendi üretim kültürleridir. En eski Çin kaynaklarında da sözü edildiği gibi Demirci Türkler kendi tunç medeniyetlerini tarihin en eski dönemlerinde inşa etmişlerdir. Türkler için kullanılan “demirci” sıfatı onların maharetini ve üretkenliklerini ispat etmeye yarayacak en temel araçtır.

2. Zenginlik Yolu: Üretim ve Yağma

Zenginlik iktisadi bir kavramdır. En basit anlamıyla bireyin her türlü ihtiyacını zamanında karşılayabilme gücüdür. Kişi ihtiyaç duyduğu bir şeyi o an veya hiçbir zaman karşılayamıyor ise o zaman yoksulluk ya da yoksunluk gibi kavramlar söz konusu olabilmektedir. Günümüzde zenginlik değişim aracı olan para cinsinden, hatta uluslar arası siyasi gücü temsil eden ülkelerin ulusal paraları cinsinden ölçülmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşım tamamen iktisadi sömürgecilik anlayışına dayalı olup ekonominin temel kurallarına uygun değildir. Zenginliğin asıl ölçüsü üretimdir. Zenginliğin en temel göstergesi tüketilebilecek mal ve hizmetlerin bolluğu ve bireylerin bu mal ve hizmetlere ulaşım kolaylığıdır.

Bu yaklaşım çerçevesinde konu ele alınacak olursa, tarih boyunca zenginliğe giden başlıca iki yol olduğu görülmektedir. Bunlardan ilki üretim, ikincisi ise yağma’dır. Üretim, üretim faktörlerinin kullanılması sonucunda tüketilecek mal ve hizmetlerin meydana getirilmesidir. Karşılığında üretim faktörleri kullanılmaktadır. Yağma ise üretilmiş mal ve hizmetlere el konulmasıdır. Yağmanın bedeli, yağmacıların hayatlarıdır. Bedel çok yüksek, risk büyük ama bunun karşılığında umulan getiri de tatmin edicidir. Üreterek zengin olmak, kuşaklara yayılan, uzun ve meşakkatli bir süreçtir. Sermaye ve teknik bilgi birikimi sonucunda gelecek kuşaklara kalan önemli bir mirastır. Yağmalayarak elde edilen zenginlik kısa dönemli ve geçicidir. Yağmacıların zürriyet beklentisi yoktur. Dolayısıyla yağmacı toplulukların uzun dönemli bir devlet düzenine sahip olmaları çok güçtür.

Üretim kültürüne dayalı devlet düzeni kurumsal yapısı ve gelenekleri ile uzun dönemli olmuş ve buna bağlı olarak büyük medeniyetlerin ortaya çıkmasına imkân vermiştir. Bu topluluklar kendi üretim düzenlerini, elde ettikleri refahın paylaşımı adil olduğu sürece koruma gayreti içinde olmuşlardır.
Türkler bozkır halklarını kendi egemenlikleri altında toplamışlar, onların ekonomik özgürlüklerini muhafaza etmişler ve bozkır halklarının kendi örfü, kendi inancı, kendi dili ile yaşamasına izin vermişlerdir. Türk devlet geleneği, Avrupalı sömürgecilerin müstemlekeci anlayışından oldukça uzaktır. Türk devletlerini idare edenler, boyundurukları altındaki halkların kendi içlerindeki ve birbirleriyle olan uyuşmazlıklarını en adil şekilde çözmeyi en önemli kamusal hizmet olarak kabul etmişlerdir. Buna karşın yağma, savaş hukukunun doğal bir müessesesi olarak Türk devlet geleneği içinde de mevcut olmuştur. Yağma, önceden kendilerine tebliğ edilmek suretiyle Türk idaresi altına girmek istemeyenlerin, daha sonradan yapılan savaşı kaybetmeleri halinde maruz kaldıkları bir tür savaş tazminatıdır. Yağmanın süresi ve şekli belli esaslara bağlanmış olduğu için yağma kurallarına uymayanların çoğu zaman cezalandırıldığı da görülmüştür. Ancak Türkler, orta Avrupa halklarının daha sonradan onlara yakıştırdığı biçimde sistematik yağmacı bir topluluk ya da yağmacı bir devlet düzeninin sahibi hiçbir zaman olmamışlardır. Buna karşın Türk tarihinde de belli dönemlerde yağmacı kabileler ya da yağmacı güruhlar ortaya çıkmış ve hatta bu yağmacılar başka Türk yerleşim yerlerini yağmalamışlar ve yok etmişlerdir.

3. Üretim Kültürünün Yapısal Özellikleri

Toplumsal yapı içinde üretim kültürünün göstergesi olarak ele alabileceğimiz özellikleri şu şekilde sayabiliriz:

Uzun dönemlidir,

Meşakkatlidir,

Yapıcıdır,

Uzlaştırıcıdır,

Bilgi ve beceri gerektirir,

Sermaye birikimi esastır,

Yerleşik düzen gerektirir,

Ortak hukuk mevcuttur,

Gönüllü itaat esastır,

Ahlaki değerlere saygılıdır,

Mülkiyet özgürlüğü kutsaldır,

Aile bağları güçlüdür.

Üretim kültürü uzun dönemli bir sürece bağlı olarak gelişen ve karşılıklı uzlaşıyı esas alan bir olgudur. Birbirinden farklı örfe, inanca, dile sahip toplulukları ortak bir refah ideali çevresinde bir araya getirebilme kudretine sahiptir. Hatta bu toplulukları ortak bir kamu düzeni altında, ortak kurallara uymaya razı edecek kadar cazip yönleri mevcuttur. Üretim kültürü uzun dönemli olduğu için aynı zamanda meşakkatlidir de. Kuşaklara yayılan bir çaba ve yavaş yavaş gelen bir refah dolayısıyla, kısa vadeli düşünen bireyler açısından pek cazip karşılanmaz. O nedenle sağlıklı bir inanç yapısı ve güçlü bir ahlaki değerler manzumesine sahip toplumlar tarafından benimsenebilecek bir süreçtir. Üstelik bireyler bu sürece ve bu sürecin temsil ettiği devlet otoritesine ve bu otorite tarafından öngörülen kurallara gönüllü olarak itaat ederler. Devlet otoritesine itaatsizlik ahlaksızca bir davranış olarak algılanır.

Üretim kültürü mülkiyet özgürlüğü esasına dayanır. Mülkiyet kutsaldır ve kimsenin mülküne rastgele müdahale edilemez. Hatta üretim kültürünü temsil eden devlet anlayışı mülkiyet özgürlüğünü garanti altına almıştır. Mülkiyet özgürlüğü, kanun önünde eşitlik ilkesi ile birlikte düşünülmekte ve anlamını bu ilke ile pekiştirmektedir.

Üretim kültürü yerleşik düzen oluşturmuş topluluklara mahsustur. Yerleşik olmadan üretim kültürünü geliştirmek neredeyse imkânsızdır. Üretim kültürünü geliştiren ve pekiştiren ise mübadele, yani ticarettir. Üretim kültürü oluşturan toplulukların yerleşim merkezlerinin aynı zamanda tarih boyunca da önemli pazar yerleri olduğu bilinmektedir.

Üretim kültürünün en önemli göstergesi ise aile müessesesidir. Devlet örgütünden önceki örgüt yapısı olan aile ve aile içindeki tüm değerler üretim kültüründe kutsaldır. Devlet otoritesi hiçbir zaman hane içine hâkim değildir. Hane içi dokunulmaz ve hane içindeki tüm değerler devlet egemenliği altına girildikten sonra mükteseptir.

4. Yağma Kültürünün Yapısal Özellikleri

Daha önce de ifade edildiği biçimde yağma; üretilmiş değerlere ya da mülke el koymak veya bunları zor ve şiddet kullanarak elde etmektir. Yağmayı kültürel bir olgu olarak ele almak belki kültür kavramı açısından rahatsız edici bir yaklaşım olabilir. Ancak sanayi devrimi sürecinde batı Avrupa ülkeleri ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri tarafından benimsenen sistematik yağmacılık anlayışı, yağmanın da kültürel bir olgu haline geldiği şeklinde yorumlanabilir. Bu ülkelerdeki bireylerin önemli bir kısmı başka halkları sömürmeyi doğal bir hak olarak kendilerinde gören kamu yönetimlerine destek vermişlerdir veya vermektedirler.

Yağma kültürünü tanımlayan özellikleri şu şekilde ele alabiliriz:

Kısa dönemlidir,

Risklidir,

Yıkıcıdır,

Kaba kuvvete dayanır,

Sermaye gerekmez,

Hareketli bir yaşam ister,

Ortak hukuk basit kurallara dayanır,

Adaletin temeli eşit bölüşümdür,

Gayri ahlakidir,

Ortak mülkiyet esastır,

Güce boyun eğilir,

Yağma kültürü üretim kültürüne baskındır,

Aile kurumu önemsizdir hatta yoktur.

Yağmacı toplulukların düzeni kısa dönemlidir. Etraflarına zarar veren yağmacılar ya başka yağmacılar ya da güçlü diğer topluluklar tarafından ortadan kaldırılmışlardır. Yağmacılığın en cazip yanı kişiye kendi ömrü içinde sınırsız bir refah gücü vaat etmesidir. İnsan fıtratı içinde yağmacılığı da barındırır. O nedenle din ve ahlak kuralları yağmacılığı sürekli dışlamışlardır. Üretim kültürü meşakkatli ve uzun soluklu bir zenginleşme sürecini ifade ederken bunun kuşaklara yayılan bir hal aldığını daha önce söylemiştik. Böyle uzun bir süreyi göze alamayan ve kendi ömrü dâhilinde zengin olmayı arzulayan yağmacılar, tüm ahlak kurallarını hiçe sayarak ve kendi canlarını ortaya koyarak olabildiğince zengin olmanın hayaliyle yağma kültürünün bir parçası haline dönüşmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığında yağma kültürü baskın kültürdür. Üretim kültüründeki topluluklarda ahlak zafiyetine yol açarak onları yağmacı güruhlar haline dönüştürmek son derece kolay olmakta; buna karşın yağmacı topluluklar üretim kültürüne kolay adapte edilememektedirler.

Gücün ve kaba kuvvetin esas olduğu yağmacı topluluklarda mülkiyet ortak kabul edilmiş ve adaletin temeli ganimetin eşit paylaşımına dayandırılmıştır. Yağma kültürünün en eski müessesesi faiz’dir. Nakit sermaye gücünü elinde bulunduranın bu güce dayalı olarak uyguladığı ve son derece basit bir yağmacılık tekniği olan faiz müessesesi tüm tek tanrılı dinlerde yasaklanmış, toplumsal yapı içinde de çoğunlukla gayri ahlaki kabul edilmiştir.

Ondokuzuncu yüzyılda yağma kültürü ideolojik tabanını entelektüel düzeye taşımış ve devrimci sosyalizm anlayışıyla bambaşka bir yapıya bürünmüştür. Bu ideoloji devrim marifetiyle mülke el koymayı ahlaki bir kılıfa sokmuş ve ortak mülkiyet ve eşit paylaşım idealini toplumsal refahın olmazsa olmaz koşulu haline getirmiştir. Mülk sahibi olanların mülklerine el koymayı, daha önce kendilerinden yağmalanan değerleri yağmalayarak geri alma biçiminde ve adeta kısasa kısas anlayışıyla bir hak olarak tanımlamıştır. Yugoslavya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında çıkarılan bir kanun ile halk düşmanlığı mahkeme kararıyla sabit olanların mülklerine el konulması esası benimsenmiş ve yağmacılık demokratik bir platforma oturtulmak istenmiştir.

Nihayet aile kurumu ve aile içindeki değerler yağma kültüründe asgari düzeye indirgenmiş ya da tamamen ortadan kalkmıştır. Yağmacılık tamamen egoizme dayandığı için yağmacıların zürriyet beklentisi de olmamıştır. Aslında, yağma kültürünü kısa dönemli kılan en önemli etkenlerden bir tanesi de aile kurumunun zayıflığıdır.

5. Türklerde Üretim Kültürü

Teoman Han’ın doğum tarihi olan M.Ö. 229 yılını Hunların başlangıcı olarak kabul edersek Türklerin bugüne kadar gelen tarihini 2.240 yıl geriye götürebiliriz. Yazılı belgelere dayandırabildiğimiz ve içinde Türk adı geçen tarih ise, bugün bilebildiğimiz kadarıyla, Bizans kaynaklarında 400’lerde, Çin kaynaklarında ise 600’lerde başlamaktadır.

Arkeolojik bilgilere dayandırılan Türk tarihi ise M.Ö. 3.000’lere kadar gitmektedir. Bugünkü Hakasya’da, Sibirya’nın Abakan bölgesindeki ormanlarda, demircilikle uğraşan halklar Türk tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Arkeolojik araştırmalar, Orta Asya Türk Kültürü’nü Yontma Taş (Paleolitik) Devri’ne kadar götürmektedir. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular, Cilalı Taş (Neolitik) ve Tunç Devri’nin Orta Asya Türk Kültür Tarihi için büyük önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Kuzey Altayların batısında bulunan Minnussinsk’te ortaya çıkarılan Afanasyevo (M.Ö. 2500–1700) ve Andronovo (M.Ö. 1700–1200) kültürlerinden özellikle ikincisinde, Türklerin ilk temsilcileri bulunmuştur. Bu bulgular ilk Türk yerleşim alanlarının bilinmesi ve buradaki yaşam biçimleri açısından son derece önemlidir.

Son buzul çağının bitişi ve M.Ö. 10. binden itibaren başlayan küresel ısınmaya bağlı olarak, M.Ö. V. binde Orta Asya’da buzlar çekilmiş, bataklıklar, göller ve ormanlar meydana gelmiş, iklim ılımanlaşmıştı. Sibirya ormanlarında yaşayan Türkler, Yontma Taş Devrini yaşıyorlar, geçimlerini avcılık ve balıkçılıkla sağlıyorlardı. Bu devirde bazı küçükbaş hayvanlar evcilleştirilmişti. Cilalı Taş Devri’ne gelindiğinde bu devrin kültürünün Mançurya’dan batıda Hazar Denizi kıyılarına kadar yayıldığını görüyoruz. Cilalı Taş Devri M.Ö. 5.000–2.000 yılları arasında yaşanan ve doğu Türkistan ile Moğolistan’dan başlayan bir medeniyet dönemini ifade etmektedir.

Türkler üretim kültürlerine bağlı olarak Orta Asya’da önemli medeniyet merkezleri inşa etmişlerdir. Bölgenin en eski kültür merkezleri; Abakan bölgesi, Baykal Gölü çevresi, Altaylar (Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta, Pazınk, Noin-Ula) ve Batı Türkistan’da Anav ve Issık Göl civarındadır. Bunlardan Abakan kültürü, Minnussinsk bölgesinde Tagar Gölü ve adasında, Altaylarda Mayemir Bozkın’nda görülür. Orta Asya Türk Kültürü’nün en eski kültürünü Altay-Abakan bölgesi temsil etmektedir.

Türklerin üretim kültürleri üzerinde Abakan Kültürü’nün önemli bir etkisi olmuştur. Sibirya’daki Orta Yenisey’de yer alan Minnussinsk’teki Abakan yöresi kültürünün başlangıcı oldukça eskidir. Burada M.Ö. III. binin sonları ile 1.700 yılları arasında Afanasyevo ve Okuner kültürleri yaşanmıştır. Arkeolojik bulgular Tunç Devri ile ilgili bilgilere yer vermektedir. Mezarlardan çıkan kırmızı ya da beyaz bantlı çömlekler, İran’daki Sus ve Sialk ile Batı Türkistan’da yer alan Anav’daki bulguları hatırlatmaktadır. Toprak kapların yanında, bakır ve tunçtan yapılmış çeşitli silah ve süs eşyaları bulunmuştur. Bu kültür döneminde koyun ve her türlü şartlara uyabilen, dayanıklı bir at türü beslenmiştir.

Abakan bölgesinde M.Ö. 1700–1200 yılları arasında, Andronovo kültür hayatı yaşanmıştır. Arkeolojik kazılarda şekillendirilmiş geniş ağızlı, kulpsuz ve geometri şekilleri ile süslenmiş bakır malzemeler bulunmuştur. Taş levhalarla kaplanmış mezarlar bu dönemde görünmektedir. Bu devirde yaşayan insanlar savaşçı ve göçebedir. Batı Sibirya-Doğu Rusya ile Batı Türkistan’a ve güneyde Aral çöküntüsüne kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardır. Bu kültürün mensupları, Altay ve Tanrı Dağları’nda Hun, hatta Göktürkler çağına kadar ulaşmışlardır.

Andronovo kültürü, Yenisey civarında Karasuk kültürünün (M.Ö. 1200–80) ortaya çıkışı ile sona erer. Karasuk’ta bulunan mezarlar Andronovo döneminden daha fazladır. Bu mezarlar ilgili dönemde ciddi bir nüfus artışının yaşanmış olduğunu göstermektedir. Mezarlar taş levhalarla kaplanmıştır. Bu devirde yaşayan insanlar Ural Dağları’ndan Baykal Gölü’ne kadar uzanan topraklarda hayvancılık, çiftçilik ve madencilikle uğraşmışlardır.

Türklerin günlük ve askerlik hayatlarında demirin büyük etkisi olmuştur. Türklerin o dönemlerde yaşadıkları bölge, bugün dahi demir madeni bakımından çok zengindir. Türkler demir madenini bulup işlemişlerdir. Demircilik, Türkler arasında önemli bir zanaat koludur. Türk demircilerinin yaptığı kılıçlar ve sabanlar pazar yerlerinin en kıymetli metasıdır. Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular, demirin Türkler tarafından çok yaygın bir şekilde kullanıldığını göstermektedir. Arkeolojik olarak ispatlanması çok güç olmakla birlikte ham demire su verip onu çelik haline ilk dönüştürenlerin de Türkler olduğu iddia edilmektedir.

Günümüzde Türklük Bilimi ile uğraşan bilim adamları bu alandaki en eski bilgi ve belgelerin Çin’de olduğunu ifade etmektedirler. Dolayısıyla Türklerle ilgili en eski bilgi ve belgelerin daha tam olarak incelenmemiş olmakla birlikte Çince kaynaklarda yer aldığı düşünülmektedir. Çinceden yapılan çeviriler göstermektedir ki, Çinliler Türkleri tanımlarken onlara “demirci” sıfatı ile birlikte “Demirci Türkler” şeklinde hitap etmektedirler. Çinliler tarafından demirci sıfatının öne çıkarılması, onların Türklerin demircilikle ilgili zanaatlarına olan hayranlığının bir tezahürü olarak düşünülebilir. Türklerin demircilikle iştigal etmeleri ve bu konudaki maharetleri, Çinliler nezdinde onları diğer milletlerden ayıran bir meziyet olarak kabul edilmiştir. Ne yazık ki bu maharet, asırlar sonra batılı tarih anlayışıyla beraber yanlış ve eksik yorumlanmaya başlamıştır. Batılı tarih anlayışı ile beraber doğudan batıya gelen kavimlere yönelik olarak barbar yakıştırmaları başlamış ve Türklerin Avrupa’ya yayılması ile birlikte barbarlık sıfatı Türkler için kullanılmaya başlanmıştır. Bu süreçte Türklerin tarihin en eski devirlerinden bu yana zaten demirci oldukları ve demiri kılıç ve benzeri savaş aletlerinin yapımında kullandıkları ifade edilmiştir. Türkler kendilerini savunmak için kılıç ve benzeri savaş aletleri yapmışlar ve bunları maharetle kullanmışlardır. Oysa demir sadece savaş aletlerinin hammaddesi değildir. Günlük yaşamda ve tarımsal üretimde kullanılan alet edevatlar da yapılmıştır. Taşların üzerine yazı yazmak, taşları işlemek, kanal kazmak ya da toprağı işlemek maksadıyla kullanılan ve demirden yapılmış, neredeyse günümüzden 3.500 yıl öncesine kadar giden pek çok alet ve edevata Orta Asya ülkelerinin müzelerinde rastlanmaktadır.

Hiç şüphesiz Orta Asya’nın geçmişinde bölgede yaşamış tek halk Türkler değildir. Ancak Çin kaynakları demirciliğin Türklere mahsus bir zanaat olduğunu söylediğine göre demirden yapılmış aletlerin de Türkler tarafından yapılmış olduğunu düşünmek yanlış bir çıkarım olmayacaktır. Hatta büyük bir olasılıkla bu aletleri üretenler diğer topluluklara göre daha müreffeh bir yaşam sürmekteydiler. Bu açıdan bakılınca da, üretim kültürüne dayalı bir medeniyet inşa etmiş oldukları ve başka halkların kendilerine yönelik yağma tehdidine maruz kaldıkları da düşünülebilir. İşte bu yağma tehdidi onların kendilerini korumak maksadıyla daha güçlü ve daha dayanıklı silah üretmeleri sonucunu doğurmuş olabilir. Bu şekilde tarihi tersten okumuş oluyoruz ama böyle bir iddianın aksini de ispat edebilmenin güçlüğü ortadadır. Dolayısıyla Türklük tarihini bir bakış açısıyla barbarlık tarihinin başlangıcı olarak da kabul edebilirsiniz; üretim kültürüne dayalı medeniyet inşasının başlangıcı da kabul edebilirsiniz. Ancak Türklerin neredeyse 5.000 yıla yayılan tarihi bize ikincisinin daha anlamlı olduğunu ispat için fazlasıyla yeterli olacaktır.

Türk üretim kültürünün önemli dönüm noktalarından biri de at’ın evcilleştirilmesidir. İnsanlık tarihinde ilk evcilleştirilen hayvanlar, günümüzden 9000 yıl kadar önce, keçiler ve koyunlar olmuştur. Bunu sığırlar ve domuzlar izlemiştir. En son olarak at, bir görüşe göre günümüzden 5.000 yıl önce Ukrayna’da, başka bir görüşe göre ise M.Ö. 3.500’lerde bugünkü kuzey Kazakistan’da evcilleştirilmiştir. Türklük Bilimi ile uğraşanlar Kazakistan bölgesini daha anlamlı bulmaktadırlar. Bunun için yeterli kanıtlara da sahiptirler. En önemli kanıt olarak üzengi üzerinde durmakta fayda vardır. Üzengi, ata ve buna benzer hayvanlara binenlerin eyer üzerindeki oturuşlarını veya duruşlarını sağlamlaştırmak için kullanılan eyerin iki yanında asılı, altı düz madeni halka’ya verilen addır. Demirci Türkler tarafından böyle bir tasarımın geliştirilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Altay Dağlarının kuzeyindeki Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta ve Pazırık kurganları ile doğudaki Noin-Ula kurganlarından at cesetleri ile birlikte eyerler, eyer altı örtüleri ve koşum takımları gibi atla ilgili çeşitli malzemeler çıkarılmıştır.

At sadece savaşmak maksadıyla evcilleştirilmemiştir. Tarımsal üretimde ve ürünlerin pazar yerlerine taşınmasında da kullanılmıştır. Ayrıca kişisel ulaşımda da kullanılagelmiştir. At’ın insan hayatını kolaylaştırıcı özellikleri ona ayrı bir kutsiyet atfedilmesine neden olmuştur. Türk insanının tarih boyunca at ile olan ilişkisini, bugünün teknolojik dünyasında yaşayan insanın kendi motorlu binek aracı ya da motorsikleti ile olan ilişkisine benzetebiliriz. Türklerin atı sadece bir savaş aracı olarak kullandığı şeklindeki bir söylemi bilerek ve ısrarla ön plana çıkarmak, daha çok Türklükle ilgili art niyetleri olan kimselerin işine yaramaktadır.
At’a daha rahat binebilmek için şalvar adı verilen giysiyi de tasarlayan Türklerdir. Türkler, deri ceket, pantolon ve dizlerine kadar inen kaftanlar ile bellerini kemerle sıkan ve baldırlarını kıskıvrak saran meşin çizmeler giymişlerdir. Tüm bu giyim ve kuşam hem yerde ve hem de at üzerinde daha rahat bir hareket kabiliyetine sahip olabilmek içindir.

Orta Asya’daki kurganlarda yapılan kazılarda, törenlerde kullanılan altın plakayla sarılı yaylar bulunmuştur. Kurganlara konulan her şey ve ölen hükümdar ailesine mensup cesetler, ince bir altın plakayla kaplanıyordu. Batı Türkistan’daki Issık Göl civarında bulunan bir kurgandan M.Ö. 500–600 dönemine ait olduğu sanılan dört bine yakın altın eşya ile birlikte, üzeri altınla kaplanmış bir erkek cesedi çıkarılmıştır. Bu cesedin, başında bulunan sivri tolganın ucundan ayağındaki yumuşak çizmeye kadar altınla kaplanmış olduğu görülmüştür. Burada bulunan dört bine yakın eserin yanında, kurganın değerini gösteren bir başka bulgu ise yine bu mezardan çıkarılan gümüş bir çanaktır. Bu çanağın içinde Göktürk Alfabesinin ilkel biçimi, iki sıra halinde ve 26 harften meydana gelen bir ifade ile yazılmış kelimeler bulunmaktadır.

Türklerin altın ve gümüşü sadece ziynet eşyası olarak kullanmadıkları, kılık ve kıyafetlerinde de altın ve gümüşe ağırlık verdikleri görülmektedir. Türk geleneğinde ölenler kişisel eşyaları ile birlikte defnedildiği için Türk kurganları yüzyıllarca yağmacıların hedefi olmuştur.
Türkler halıcılığın ilk örneklerini ortaya koymuşlardır. Batı Türkistan’da kazılan bir kurgandan dünyanın en eski dokuma halısı çıkmıştır. Bu halının bir santimetrekaresinde 36 ilmek bulunmaktadır.

Türklerin toplumsal yaşam biçimleri, aile kurumuna atfettikleri kutsiyet, inançlarına olan bağlılıkları, kamu otoritesine olan itaatkârlıkları ancak üretim kültürüne dayalı bir medeniyet içinde var olabilecek meziyetlerdir. Türklerin bu meziyetleri adeta toplumsal bir genetik haline gelmiş ve bu genetik yapı hiç bozulmadan kuşaklar sonrasına aktarılabilmiştir. Dolayısıyla Türkler kendilerine benzeyen diğer bazı eski milletler gibi günümüzün muhafazakâr toplumları arasında sayılmaktadırlar.

Türkler için sıklıkla kullanılan göçebelik sıfatı, bu göçebeliğin neyi ifade ettiği üzerinde fazla durulmadığı için, onları anlamsız bir kalıba sokmaktadır. Türkler hiçbir zaman, sabah kalkıp rüzgârın yönüne bağlı olarak rastgele yer değiştiren başıbozuk bir topluluk olmamışlardır. Hele sahip oldukları hayvan sürülerinin peşinde dolaşan çobanlar da değillerdir. Bir bölgeden bir bölgeye gidilmeden önce kendi aralarında istişare etmişler, ortak karar almışlar, gittikleri yerler hakkında keşif yapmışlar, bilgi toplamışlar ve daha sonra mülklerini nakletmişlerdir. Yaşadıkları bölgelerin haritalarını çıkarmışlardır. Günümüzden neredeyse 1.000 yıl önce Kaşgarlı Mahmut’un Divân-ı Lügâti't-Türk adlı eserinde yer alan haritanın mükemmelliği hala göz kamaştırmaktadır.

Türkler yeni geldikleri beldede kendi düzenlerini hâkim kılmışlar ve etraftaki halklara da düzenlerini kabul ettirmişlerdir. Beraberlerinde getirdikleri geleneklerini ve üretim tekniklerini mücavir bölgelere yaymışlar, onların bilgi ve becerilerini de öğrenmişlerdir. Tüm bu birikimi gelecek kuşaklara aktarmışlardır. Taşlar üzerine yazdıkları vasiyetlerde bu hususları açıkça dile getirmişlerdir.

Üretim kültürünün en önemli göstergesi olan devlet örgütünün kurumsal yapısı Türklerde en üst düzeydedir. Bugün yeryüzünün yaşayan en eski kurumu ve kurulduğundan bugüne kadar sahip olduğu birikimini gelenek haline getirmiş organizasyonu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir birimi olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’dır. Türk kara kuvvetlerinin temeli Hun İmparatorluğu döneminde Mete Han tarafından M.Ö. 209 yılında atılmıştır. Türkler kendi devlet geleneklerini egemenlikleri altına aldıkları her yere götürmüşlerdir. İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerinde 1.000 yıldan fazla hâkimiyet kuran ve bu yollarda Türk Dilini hâkim kılan yine Türklerdir.

Türkler, üretim kültürüne dayalı olarak medeniyet inşa etmiş milletleri idare etmişler, onların kendi örfleri ve inançlarına saygı göstermişler, bu milletlerin kendi aralarındaki ticaretin güvenliğini de sağlamışlardır. İpek Yolu ve Baharat Yolu üzerindeki Pazar yerlerinin güvenliği Türkler tarafından sağlanmıştır. Bu yolları denetim altında tutan Türkler, yollardan transit geçiş vergileri ve pazar yerlerinden ise “bac” adı verilen pazaryeri vergisini tahsil etmişlerdir.Türkistan Türkçesi ile “salık” olarak adlandırılan vergi o coğrafyadaki tüm toplumların diline yerleşmiştir. Türkler kendi devlet gelenekleri içinde maliye teşkilatını en iyi kullanan ve en kapsamlı şekilde teşkilatlandıran millettir. Onsekizinci yüzyılda ilk kez Türkler tarafından kullanılmayan başlanan “maliye” terimi, Arapça kökten gelmesine rağmen, Türklerin devlet geleneğinin ne derece gelişmiş olduğunun en güzel göstergesidir. Onsekizinci yüzyıl aynı zamanda maliyenin bir bilim dalı olarak kabul edilmeye başlandığı yüzyıldır. Bu yüzyılda çeşitli uluslar birkaç kelimeyi bir araya getirmek suretiyle maliyeyi ifade etmeye çalışırlarken Türkler bu sorunu çoktan çözmüşlerdir.

Türkler, kendilerinden olmayan başka milletlerin egemenlikleri altında yaşarlarken dahi devlet otoritesi ile iç içe olmuşlardır. Devleti meşru kılan iki temel olarak sayabileceğimiz ADALET ve SAVUNMA hizmetlerinin görülmesinde her zaman baş aktör olmuşlardır. Örneğin: Çin Şehirlerinin Hanları, Cengiz’in Atlıları, İran’ın Devlet Adamları, Abbasi’nin Okçuları, Timur’un Orduları, Bizans’ın Savaşçıları gibi. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere daha adil ve daha mükemmel bir devlet yönetiminin esaslarını gelecek kuşaklara aktarabilmek için taşlar üzerine kendi görüşlerini (vasiyetlerini) yazmışlardır.

6. Sonuç

Buraya kadar verilen örnekler basit yağmacı toplulukların yapabileceklerinin çok ötesindedir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın Türk tarihi yağma kültürüne oldukça uzaktır. Türk tarihinde yağma devlet geleneği içinde ve savaş hukukuna dayalı bir süreçtir. Yağma, Türk otoritesine gönüllü kabul göstermeyen topluluklara uygulanmış ve çerçevesi belli bir savaş tazminatıdır. Türk tarihinin bütünlüğünü bozmayacak şekilde bir bakış açısı geliştirilecek olursa, tarih boyunca Türklerin birbirini izleyen ve her dönem tekemmül eden bir devlet ve toplum geleneğinden geldiği görülür. Devlet geleneği ise kamu hukukunu işaret eder. Kamu hukukunun olduğu yerde yağma, hukuk dışıdır. Ya da, adalet mülkün temelidir. Kısaca Türk Tarihi Üretim Kültürünün Tarihidir…!
Hun İmparatoru Teoman Han’dan itibaren günümüze kadar geçen neredeyse 1250 yıllık süre Türklerin inişli çıkışlı tarihlerinin en çok bilinen bölümünü oluşturmaktadır. Asya’nın en doğusundan Orta Avrupa’ya kadar uzanan coğrafyada Türk kültürü ile tanışmamış topluluk neredeyse kalmamıştır. Bu coğrafyada Türklerle uzlaşan topluluklar günümüze kadar varlıklarını bir şekilde sürdürebilmeyi başarmışlardır. Buna karşın Türkleri karşılarına alan pek çok topluluk kendi medeniyetlerinin sonunu hazırlamıştır. Zaman zaman zenginliğiyle göz kamaştıran bir Türk devletinin bazen sefaletle sonuçlanan ancak hemen ardından daha zengin yeni bir Türk devletiyle devam eden geleneği Türk kültürünün en belirgin özelliklerinden birini ortaya koymaktadır. Refah ile sefalet arasında, çokluk ile hiçlik arasında dahi otoritesiz kalmamak yani “Devlet”siz olmamak…

Türklerin bu otorite aşkı ve kendi aralarındaki hiyerarşiye olan gönülden bağlılıkları nedeniyle tarih onlarca Türk devletinden bahsetmektedir. Hatta pek çok Türk devleti başka Türk devletlerinin devamı, bazen de ne yazık ki bir kısmının sonu olmuştur.

Türklük Bilimi içinde Türklerin sahip olduğu üretim kültürü ve bu kültüre bağlı olarak kurdukları kamu düzeni içindeki yapılarını analiz edebilmek gerçekten ciddi ve disiplinli bir çalışma gerektiren bir alandır. Öncelikle her türlü ön yargıdan uzak ve bağımsız bir çalışma gerektirdiği için böyle bir alanda çalışma yapmak pek çok akademisyen açısından cazip görülmemektedir. Ayrıca uzak geçmişi incelemek ve bulunduğu coğrafyanın dışında saha çalışmalarına dâhil olmak son derece meşakkatli (!) ve pahalı bir süreçtir. Ülkemizde akademik personele ödenen ücretlerin düşüklüğü nedeniyle akademik tatmin anlayışı olması gerekenin ötesine geçmiş ve akademisyen kendi ön yargılarını ve inanışlarını başkalarına kabul ettirebildiği ölçüde mesleki tatmin elde eder hale gelmiştir. Oysa Türklük Bilimi denilince anlaşılması gereken Türklerin (yani bizim) kendisini bilmek ve anlamak değil midir? O halde bunu en iyi yapabilecek olan ve Türklüğün mirasını bugüne taşıyan Anadolu Türklerinin işe sahip çıkması ve en meşakkatli süreçleri göze alarak, Türklük coğrafyasının tamamında saha çalışmaları yapabilecek tam donanımlı kadroları yetiştirmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinden beklenen ise bu sürece önderlik etmesi ve mali destek sağlamasıdır.

Yirmibirinci yüzyılda Türklerin üretim kültürü ve devlet geleneğine yönelik çalışmalara daha fazla yer verilmelidir. Bu alanda yapılan ve yapılacak olan her bir çalışma kendi devlet geleneğimizi yaşatabilmenin ve üretim kültürümüzü gelecek nesillere aktarabilmenin en güzel yoludur. Dünyanın en büyük onyedinci ekonomisi olmakla birlikte, bu birikimi geçmişteki yağma geleneğine bağlayan, sanayi devrimi dışında kalmanın bedelinin sömürge haline gelmekle ödenebileceğine inanan, Türkleri başıboş göçebeler ve barbarlar olarak tanıtan Batı tezlerine sahip çıkan ve maalesef kendini Türk kimliği içinde kabul eden aşağılık kompleksi içindeki karanlık zihniyetlere karşı, Türk tarihi içinde yer alan yerleşik medeniyetlerin ve onların müreffeh yapısının hatırlatılmasında fayda bulunmaktadır. Bu maksatla Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Moğolistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan ve Hindistan’da yer alan tarih müzelerinin ve ören yerlerinin uluslararası tanıtımına önem verilmelidir. Orta Asya’da yapılacak tüm arkeolojik çalışmalarda Türkiyat tabanlı sosyologlar, tarihçiler ve iktisatçılar ortak hareket etmelidirler. Türkler yirmibirinci yüzyılda ekonomik olarak tekrardan eski güçlerine kavuşurlarken, sahip oldukları geçmiş birikimini kaybetmemeli ve gelecek kuşaklara daha sağlıklı olarak aktarabilmelidirler. En azından daha tarih sahnesine 230 yıl önce çıkan ama bugün kendilerini mevcut yeryüzü medeniyetinin asıl sahibi sanan insan topluluklarına karşı söyleyebilecek daha çok söz ve gösterebilecek daha çok kanıta ihtiyacımız olduğu gerçeğini unutmamak tüm Türk aydınlarının ortak sorumluluğudur.

Prof.Dr. Ahmet Burçin YERELİ
Hacettepe Üniversitesi
İ.İ.B.F. Maliye Bölümü Başkanı

Türk Kültürü

Kültür; ortak paydalarda oluşturulan, geniş coğrafyaya yayılan yaşam biçimidir. Bunun içinde yaşam biçimi dil, din, eğitim v.b. olabilir. Kültürün oluşumundaki tüm çabalar bizim kimliğimizi oluşturur. Her nesil hayatta karşılaştığı problemlere çözüm üretebilmektedir. Bu çözümler de yaşam biçimini oluşturabilmektedir.

Kültür gelecek kuşaklara genetik olarak giden veya genetik olarak aktarılan bir şey değildir. Yaşam biçimidir ve atalardan bize aktarılanlardır. Bizim görevimiz de bir kültür oluşturmak ve gelecek kuşaklara aktarmaktır. Kültürle beraber oluşan bir olgu da kimliktir.

Bir birey aynı anda birden fazla kimlikte yer alabilir. Kimlik siyasi anlamda üç temele dayanır;

Etnik yapı

Çok kültürlülük

Vatandaşlık

Etnik yapı; bir çekirdek etrafında oluşur. Örneğin Almanya’yı ele alacak olsak, bir Alman kültüründen bahsederiz. Almanya’da 3,5 milyon Türk yaşamasına rağmen söylemde orada Alman kültüründen bahsedilir.

Çok kültürlülük; farklı etniklerin aynı siyasi yapıda aynı haklara sahip olması. Örneğin Amerika içinde birçok kültürü barındırması bakımından buna örnektir.

Vatandaşlık; aynı haklara sahip olanların bir devlette ortak bir şeyi paylaşmasıdır.

Burada kendimize şu soruları sormalıyız; Biz tarihimizle ilgili bu konular hakkında hiç düşündük mü? ve Tarihimizle ilgili bu konulara nasıl ilgi gösterdik?

Türk kültürünün iki temel özelliği vardır. Bununla birlikte Türkler arasında farklılıklar da olabilir. Örneğin Altaylarla Anadolu’da yaşayanlar farklı davranış sergileyebilir. Bunlar da son derece normal olan bir kültürel farklılıktır.

Eskiden beri Türklerin ve özellikle Türk hükümdarların en önemli özelliği de şunlardır; Cesaret, Erdem, Bilgelik.

Türk hakanı cesurdur.

Türk hakanı erdemlidir.

Türk hakanı bilgedir.

Burada bilgelikten kasıt çok bilmesinden veya yüksek bir bilgiye sahip olmasından ziyade olağanüstü durumlarda yüksek düzeyde zekasıyla olayları değerlendirebilmek ve çabuk çözüm bulabilme yeteneğidir.

Türk Gençliğinde Fikir Birliği

Ceditçilik; bugünkü Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Rusya’nın güneyinde yapılan yenileşme ve bu yenileşme esasındaki eğitim faaliyetleridir.

Dil, eğitim ve din faktörü bütün kültürlerin temelini oluşturur. 17. yüzyılda Tatarlar içinde büyük ve aktif bir burjuva sınıf vardı. Bu aktif faaliyetler içinde İsmail Bey Gaspıralı’nın büyük bir yeri vardır. Dilde, fikirde, işte birlik fikriyle Türk Dünyası’nın birlikteliğine yön vermiş, yayınladığı Tercüman gazetesi ile de bu fikirlerini yayın hayatına kazandırarak herkese ulaştırmaya çalışmıştır.

1905-1906 yıllarında iki defa Rusya Müslümanları Kongresi toplanmış ikisinde de yukarıdaki fikirler işlenen temalar olmuştur ve günümüzde de hala devam etmektedir. Bunlar Turancılık, Türkçülük, İslamcılık, Çağdaşlık gibi konulardır.

Gaspıralı’dan sonra Yusuf Akçura da Türkçülük akımına önemli hizmet etmiştir. Kazan Tatarı olan ve Türkiye’de de hizmet eden Yusuf Akçura, Atatürk’e de danışmanlık yapmıştır. ‘‘Üç Tarzı Siyaset’’ onun önemli bir eseridir ve Türkçülük-İslamcılık ve Çağdaşlık temalarını işler. Onun eserlerinde sosyalizm de yer alır.

Sosyalizmi en iyi yorumlayan ve işleyen ise Galiyev olmuştur. Galiyev; Müslüman ve Türk’tür. Sovyetlerin kurulmasında başrol oynayan dört kişiden biridir (Lenin, Stalin, Troçki, Galiyev). İslam’la sosyalizmi en iyi yansıtandır. Sosyalizmi İslam’ın içinde eritmiştir.

Azerbaycan’da ise Ahmet Ağaoğlu bu düşünceleri yansıtan ve işleyen büyük düşünürlerimizden birisidir.

Ziya Gökalp; Kendisi Diyarbakırlıdır Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak düşüncesini ilimsel temele daha iyi oturtan büyük düşünürümüzdür.

Erol Güngör; 1970’lerde önemli eserler vermiştir. Bu düşüncelere farklı yorumlar kazandırdı. Irk kavramını ortadan kaldırmış ve kültürü ön plana çıkarmıştır.

Bugün Turancılık asla siyaset olarak değil, coğrafya olarak yorumlanmalıdır. Nasıl ki Avrupa Birliği var ise Türk Birliği de olmalıdır.

Biz bunu 10 temel ilkeye dayandırıyoruz.

1-      Demokratikleşme; Sadece seçim değil yanı zamanda zihniyettir. Süreli başkanlık olmalıdır. Sivil örgütler aktif olmalıdır.

2-      Çoğulcu Sistem; Çok partililik ve fikir tartışmaları olmalıdır. Muhalefete yer verilmelidir.

3-      Kültür Milliyetçiliği; Türk Dünyası Birliği’ne ideolojik doktrin olarak bakılmamalı, ayrışımcı değil birleştirici olunmalıdır.

4-      Gerçek İslamcılık; Simgelerden uzak kalplere hitap etmelidir.

5-      Laiklik; Diğer mezheplere saygılı olmalıdır.

6-      Çağdaşlaşma; Batılılaşma ve modernleşme olarak değerlendirilmemelidir. Taklitçilikten uzak olmalıdır. Türk kültürünü taklitten uzak global alanda oluşturmalıyız. Tüketimden uzak üretici olmalıyız.

7-      Hukuk Devleti; Kanun devleti değil hukuk devleti olmalıyız. Yani yasaları adil şekilde uygulamalıyız. Rüşvetten uzak olmalıyız. Adam kayırmacılık olmamalı, liyakat olmalıdır.

8-      Ekonomik İşbirliği; Çok önemlidir. Diğer fikir birliklerinin temelini oluşturur.

9-      Eğitim; Çağdaş eğitim sistemini yakalamalıyız. Mutlaka milli kültür ve değerlerimize yer vermeliyiz. Sorgulayıcı ve araştırıcı ruhu aşılamalıyız gençlere. Taklitçilikten gençleri uzak tutmalıyız.

10-   Sosyal (Toplumsal) Ahlak; Gelenek ve göreneklerimize yorum getirmeliyiz ve topluma kazandırmalıyız. Gelişmiş ülkelerde toplumsal ahlak ön plandadır. Kendi içimizde etik kurallarımızı geliştirmeliyiz.

Kırgız-Türk Kültürel ve Siyasi İlişkilerinin Tarihi (XIX yüzyılın sonu XX yüzyılın başlangıcı)

XIX yüz yılın sonu XX yüzyılın başlarında Kırgız halkı Rus İmparatorluğunun yönetimi altındaydı ve onun sömürgeci siyasetinden dolayı çok zor bir dönemdeydi.

1992 yılında Kırgız bilim adamı Anvar Mokeev İstanbul Üniversitesinin kütüphanesinden “Fergana Hanlarının Tarihi” adlı 833 sayfadan oluşan Mahzumi tarafından yazılan kapsamlı el yazısı bulunduğunu yazar.[1] Kırgız tarihçisi Kıyas Moldakasımov, bu insanın Oş ilinin Nookat ilçesinde dünyaya gelen Kırgız âlimi Ziyabiddin Masksım Damolla Şaraf oğlunun olduğu fikrini ortaya koyar.[2] Onun hemşerisi Muhtar Bostonbayev’in doğruladığı gibi o, “Döölös” boyunun “Aytamga” kolundan biridir. Ziyabiddin, çok bilgili olduğundan onun oğulları da çok zeki idi. Sirajiddin adlı oğlunun bilginliği bütün Türkistan bölgesine malum olmuştur. Diğer oğlu Şayddin Maskım Şabdan batır Cantay oğlunun medresesinde ders vermiştir.[3] Ziyabiddin kendisinin “Fergana Hanlarının Tarihi” adlı çalışmasının Hokand hanı Hudayar Şeraalı oğlunun emri üzerine 22 yıl boyunca yazmıştır. Kitap tekrar tekrar düzeltilerek yazılmıştır. Hudayar han Rusya’nın Orenburg şehrinden İstanbul’a kaçıp oradan da Mekke’ye haç vazifesini yapmak için gitmiştir. Bu seferinden dönüşünde Afganistan topraklarında 1882 yılında vefat etmiştir.

İstanbul’a gittiğinde o, Aga Abdırahman Efendi Aga Abdulazizoğlu ile dost olmuştur. Abdırahman Efendi Hadayar hanın zor durumda kalan ailesine yardım maksadıyla hanın mektubu ile Hokand şehrine gelip onun tanıdıklarında kalan borçlarını tahsil etmiştir. Ziyabiddin bu haberi alıp onunla buluşup kendisi hakkında yazılan tarihi eseri üzerine şöyle demiştir: “Bu kitabın değerini Hudayar hanın nesli bilmedi, onun için size teslim ediyorum” diyerek Abdurahman Efendi’ye verir.[4]

Ziyabiddin Maskım, 1898 yılındaki Rusya’nın Türkistan üzerindeki sömürgeci siyasetine karşı, Türk boylarının Anciyan şehrindeki ilk ve büyük çaplı silahlı isyanın önderlerinden olmuştur. Bu isyanı yönetmek için Muhammed Ali Sabır oğluna (Molla Eşen) Osmanlı sultanı II. Abdulhamit’in “fermanı” geldiği hakkında Rus âlimi N. Ostroumov’un çalışmalarında yer almaktadır.[5] II. Abdulhamit’in fermanını Muhammet Ali’ye Ziyabiddin vasıtasıyla Abdul Calil adlı Türk getirmiştir. Abdul Calil isyana aktif bir şekilde katılarak Rus hükümeti tarafından sert önlemlerle bastırıldıktan sonra Kaşgar’a kaçmışlardır.[6]

Rus İmparatorluğunun bu zorlu baskıcı döneminde Kırgız halkının önde gelen insanları (Şaddan Cantay uulu, Çolponkul Tınalı uulu, Dür Sooronbay uulu, Kanat Abıke uulu, Möküş Şabdan uulu v.b.) Türkiye’ye giderek akraba halkın temsilcileriyle kültürel ve siyasi ilişkileri kurdukları hakkında tarihi bilgiler mevcuttur. 1904 yılının 8 Mart (Hicri1321 senesinde Zilhicce ayının 20’sinde) tarihinde Şabdan Batır İstanbul’a gelerek, Şam’dan Medine’ye doğru kurulmakta olan demiryolu inşaatı için 2000 altın yardım ettiği için Osmanlı Devletinin sultanı II. Abdülhamit’in altın madalyonuna layık görülmüş ve takdirname (Nişan-ı Hümayun) ile ödüllendirilmiştir.[7]

Bundan sonra meşhur bahadırın dünyaya olan bakış açısı çok değişerek dünyada, devletin dışında bize yardımcı olacak akraba halkların olduğuna inanarak kendisi Türkistanlı Müslüman çevresine de aktif bir şekilde destek vermeye başlamıştır. Buna, Cetisuu’nun Müslüman halkı adına düzenlenen 1905 yılı Bakanlar Kuruluna gönderilen 11 maddeden oluşan yazıyı da örnek gösterebiliriz. Bu yazıda Cetisuu bölgesindeki Müslüman halkının yönetim hayatı ondaki hukuksal boşlukları göstermiştir. Buradaki Müslüman meclisini toplayarak onun yönetimine yerli halkın yönetiminden başlayarak hâkim ve kanun düzenleyici işlerine kadar devredilmesini talep etmişler. Bunun dışında Müslüman halkına cami, medrese ve okullar açarak ana dilinde gazete, dergi ve kitapların yayınlanma hakkını sahip olmayı, Rus okullarında okuyan Müslüman öğrencilere Hıristiyanlık din dersi yerine Müslümanlık din dersini okuma hakkının verilmesi, ayrıca Kırgız, Kazak halkının temsilcilerini ülkedeki yüksek kanunları yazma işine katılmalarıyla birlikte toprağı özelleştirme ve meslek sahibi olmada eşit hakların korunmasını talep etmişlerdir.[8] Kendisinin yaşadığı Tarsuu köyüne ve Tokmok şehrine medrese, mescit yaptırmıştır. Çocukların dini ders alması için şartları hazırlamıştır. İsamiddin adlı oğlu Tokmok’taki yeni usul okulda ders vererek orayı yönetmiştir.[9]

Eğitim almak için Osmanlı devletine Türkistan bölgesinden gelenler olduğu bilinmektedir. 1910 yılının 24.Haziran günü İstanbul’a Fergana bölgesinden Taşpolot bey askeri eğitimi almak için geldiği hakkında bilgiler Osmanlı devletinin arşivlerinde vardır.[10] XX yüzyılın başlarında Kırgızistan’ın Isık-Köl bölgesinden yola çıkan Şadıhan Molla İstanbul’a eğitim almak için geldiğini bize Barskoon’lu hem şehirleri bildirmişlerdir.

Bununla birlikte o dönemde Türkiye’den Kırgızistan’a gelen Türk akrabalarımız, baskıcı rejimleriyle gelen Ruslara karşı yerli halkın bağımsızlık mücadelelerinde yardımcı olmuşlardır.

1902 yılının 18 Ocağında Kırgızistan’ın Oş şehrinde Türk vatandaşı Salih Muhammed Kadiroğlu tutuklanmıştır. O kendini saklamak için Fars vatandaşı Hoca Megdi Cavad’ın oğluyum demiştir. Salih Muhammed Türkistanlılara “İkinci Mekke” diye bilinen Süleyman dağına ziyaret için gelen yerli halkın durumunu ve düşünceleri hakkında bilgiler derlemesi için tutuklanmıştır.[11] 1903 yılının Mayıs ayında Türk askerinin genel merkezinin subayı Hamid Efendi Narın tarafındaki Atbaşı’da İslam halklarının birleşme düşüncesini yaydığı belli olmuştur ve daha sonra o yakalanmıştır.[12]  Aynı dönemde Yusuf Meşurav ile Erigapek Edinov (Diğer ismi Hoca Ahun Şatipov) ve Ait Ahmetov’lar Isık-Köl bölgesinde Müslümanların Ruslara karşı isyana teşvik ettiği için tutuklanmıştır.[13] 1907 yılının yaz aylarında Isık-Köl çevresinde Türk askerlerine yardım harcamaları için para topladığı için Müslümanların yardım vakıflarının üyesi Sultanmurat Arkam Törö uulu tutuklanarak cezalandırılmıştır.[14]

1914 yılının 23 Şubatında düzenlenen Rusya Askeri bakanlığının gizli bildirisinde şöyle bilgiler vardı: “Şu anki Türkistan’da Türk yaralı askerlerine yardım amaçlı para toplanmasıyla ilgili çalışmalar yürütülmektedir.[15]

1915 yılında Pişpek bölgesindeki Tokmok şehrinde yaşayan Rus N.Mihankov’un anlattıklarına göre Kırgızistan’ın 37 ilçe kaymakamlığından Kırgız kaymakamlarının teşvikiyle yerli halktan toplanan paraları Afganistan üzerinden Türkiye’ye gönderilmiştir.[16]

1914 yılının 22.Haziranında Türkiye’den yola çıkan Selim Sami Bey (1877–1927), Adil Hikmet Bey, Huseyin Emrullah (Barkan) Bey (1877–1952), Hüseyin Bey (Kırımlı) ve Haklıer İbrahim Bey (Bursalı) dört asker adamı Yedi Su bölgesine gelerek yerli halkın milli düşüncelerini ortaya koymaya çalıştıklarını biliyoruz. Onlar Kırgızistan’ın o dönemdeki zor ve anlamlı durumunu anlatan değerli bilgileri vermişlerdir. Onlar, 1916 yılında başlanan Kırgızistan’daki Milli hareketinde Möküş Şabdan Uulunun başkanlığa getirilerek han seçildiğini aktarmaktadırlar.[17]

Meşhur Kırgız bilim adamı halkbilimcisi Abdıkalık Çorobayev’in bilgilerine göre 1915 yılının Ramazan ayında Söň-Köl’e iki Türk vatandaşı gelerek Genç Türklerin önderi Enver Paşa’yla birlikte bütün Türk boyundan olan halklar Ruslara karşı Mücadele vereceklerini teşvik edenleri kendi gözleriyle görenler Kırgız bilim adamı Kuşbek Üsenbayev’e belirtmiştir.[18] Gerçekten de Kırgızistan’daki 1916 isyanına katılanlar Çin topraklarına kadar kaçtıkları zaman kendisiyle birlikte götürdüğü Rus hanımı İgnateyva’nın sözleri bunu ispatlamaktadır. O burada iki mollanın( Biri Afgan diğeri Türk), “isyandan önceki bir sene içerisinde Pişpek ve Prejevalsk bölgelerinde çalışmalar yürüttük” dediklerini duyan Rus askeri subaylarına anlatmıştır.[19] 1916 yılının 26 Ağustosunda isyanın sert bir şekil kazandığı döneminde Kırgızistan’ın dağlı bölgesi sayılan Suusamır ve Cumgal ilçelerinde istihbaratçısının belgeleriyle birlikte tutuklandığı hakkında Pişpek bölgesinin yöneticisi F.G.Rımşeviç’in 16 Kasım 1916’da Yedisu askeri başkanı A.İ. Alekseev’e verdiği raporda görmekteyiz.[20] Kırgız devlet adamı tarihçi Belek Soltonoyev kendisinin “Kızıl Kırgız Tarihi” adlı çalışmasında Türklerin 1915 yılı Çanakkale savaşını kazandığını övünerek anlatmaktadır.[21]

Türkiye Cumhuriyetinin milli mücadele savaşı döneminde (1919–1922), Türkistan bölgesinden paralı yardımlar geldiği bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyetine bu yardımın verilmesinde Buhara hükümetinin finans bakanı Osman Hoca’nın (Kocaoğlu) rolü büyüktür. Osman Hoca (1878–1968) Kırgızistan’ın güneyindeki Oş şehrinde dünyaya gelmiştir. O, genç yaşlarında Ceditçi hareketine katılmıştır. 1910 yılında ilk defa Türkiye’de bulunmuştur. Tekrar memleketine döndükten sonra Buhara’da Cedit mekteplerini aşmıştır. 1916 Türkistan’daki isyanda aktif rol almıştır. 1921 yılı Buhara Özgür Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Osmanlıca 1922 yılının sonunda İngiltere’den silah ve mühimmat almak için Afganistan’a gittiği dönemde Enver Paşa’nın şehit olduğu ve Buhara Cumhuriyetinin Rusya’nın yönetimi altına alındığı haberini alır. Bu sebepten dolayı Türkiye’ye dönerek Mustafa Kemal Atatürk ile buluşmuştur.

Aynı dönemde Türkistan bölgesindeki halkları bir araya getirerek Türkiye’ye gönderdiği yardımın 100 milyon altın para olduğu bilinmektedir. Fakat Rusya bu paranın sadece 10 milyonunu Türkiye’ye göndermiştir.[22]

Meşhur Kırgız devlet adamı Cusup Abdırahmanov (1901–1938), Türkistan halklarının Rusya İmparatorluğunun baskıcı rejiminden kurtulup yeni döneme geçtiklerinde, Taşkent’te 1917–1922 yılları içerisinde çalıştığı biliyoruz. Bize göre bu dönemde Fergana bölgesinde genç Türklerin önderi Enver Paşa ve Selim Paşa ila karşılaşmıştır. Bunun sebebi, onun en büyük oğlunun ismini meşhur Türk Paşası Enver Paşanın adını vermiştir.

Günümüzde Kırgız-Türk kültürel ve siyasi ilişkiler yeni bir yöntemlerle her yönüyle araştırılması gerekmektedir. Sebebi de aynı kökten olan halkların tarihi kaderlerinin aynı olmasıyla birlikte birliğimizi sağlam temeller üzerine inşa ederek geleceğe birlikte yönelmemiz önümüzü açacaktır.

 

 Dipnotlar

[1] Anvar Mokeev, Novıy istoçnik Kokondskogo Hanstva, Diolog Sivilizasiy, baskı. I, Bişkek, 2002, s.24–26.

[2] Kıyas Moldakasımov, Kokon ordosunda kızmat ötögön Kırgız alımı. Kırgızdar, C.V, Bişkek 2003, s. 252–262.

[3] M. Bostonbayev, Ziyabiddin Maksim kim bolgon? Kırgız Tuusı, 18–20 Mayıs,  Bişkek 2004, s.21.

[4] Anvar Mokeev, Novıy istoçnik Kokondskogo Hanstva, Diolog Sivilizasiy, baskı. I, Bişkek, 2002, s.26.

[5] N. Ostroumov, İnteresnıy Dokument, Vestnik Ofitserskoy Şkolı Vostoçnıh Yazıkov Pri Ştabe Turkestanskogo Voyennogo Okruga, Taşkent 1911, I. Baskı, s. 33–35.

[6] Kıyas Moldakasımov, Kokon ordosunda kızmat ötögön Kırgız alımı. Kırgızdar, C.V, Bişkek 2003, s. 261–262.

[7] Şabdan Baatrı: Epoha i Liçnost, Bişkek, 1999, s.255.

[8] Şabdan Baatrı: Epoha i Liçnost, Bişkek, 1999, s.109–111.

[9] D.Saparaliyev, Şabdan Batır Tarıhıy Bulaktarda, Zaman-Kırgızstan, 6.Aralık, Bişkek, 2002, s.6

[10] Belgelerde Osmanlı-Türkistan İlişkileri, Ankara, 2004, s.54

[11] K.Üsenbayev, Vostaniye 1916 Godı v Kirgizii, Frunze, 1967, s.79

[12] Kazak Respublikasının Mamlekettik Borborduk Arhivi, F.44, Op.2, D.4429, L.26–27

[13] Kazak Respublikasının Mamlekettik Borborduk Arhivi, F.44, Op.2, D.4429, L.179

[14] A.B.Payakovskiy, Revolutsiya 1905- 1907 gg. V Turkestane, M, !958, s. 548

[15] Rossiyanın Borborduk Tarıh Arhivi, F, 1405, Op, 530, D. 863, p.125

[16] A.N.Zorin, Revolutsiyonnıye Dvijeniye v Kirgizii, Frunze, 1931, s.18

[17] Adil Hikmet Bey, Asya’daki Beş Türk, İstanbul, 1999

[18] K.Üsenbayev, Vosstaniye 1916 godı v Kirgizii, Frunze, 1967, s.78

[19] Vostaniye v Sredney Azii i Kazakstane, Sbornik Dokumentov, M, 1967, s.395–397

[20] Vostaniye v Sredney Azii i Kazakstane, Sbornik Dokumentov, M, 1967, s.384–388

[21] B. Soltonoyev, Kırgız Tarıhı, 2. Baskı, Bişkek 2003, s. 434

[22] Türk Dünyası Tarihi Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları, 1987 , İstanbul, s. 45-48

TDÖD’ne Başarılar

Türk Dünyası Öğrenci Derneği’ne Çalışmalarında Başarılar Dilerim

Türk Dünyası Öğrenci Derneği’nin iyi yöndeki çalışmaları günümüz globalleşen dünyasında önemli bir yere sahiptir. Kökü bir, medeniyeti, kültürü bir Türk Halklarının kendi içinde birleşmesi düşüncesi, Türk Dünyası Öğrenci Derneği’nin amacının ve yürüttüğü görevinin iyi netice vereceğinin tartışılmaz bir göstergesidir. Akraba ülkelerdeki yakınlığın ve dostluğun kurulmasında köprü görevi üslenen Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nin de bu derneğin kurulmasında ev sahipliği yapmış olması onun sadece Türk Dünyasına verdiği önemi değil Orta Asya’ya ve Orta Asya çevresine verdiği önemi gösterir. Üniversitemizde 20’ye yakın Türk ve diğer milletlerden öğrenciler okumaktadır. Üniversitemizin modern eğitim sistemi, öğretmenlerinin yüksek seviyesi, kaliteli öğrenci ve bilim adamları yetiştireceğinin göstergesidir. Ayrıca üniversitemizde okuyan öğrenciler kendi memleketlerine döndüklerinde öğrendikleri bu birlik ve beraberliği kendi memleketlerine de yaymaktadırlar.

Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nin Kırgızistan dışına tanıtılması üniversiteler içindeki kalitesini ortaya koyarken Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nde okumanın önemini toplumsal, sportif, edebi vb. yönlerden de ortaya çıkarır. Ayrıca Kırgız Tarihi’nin ve Medeniyeti’nin öğrenilmesi yeni başarıları da beraberinde getirecektir.

Saygılar ve Başarılar Dilerim.
Prof. Dr. Olcobay KARATAEV.

Cengiz Aytmatov

(1928 – 2008)

Ünlü Kırgız yazarı, çevirmen, gazeteci ve politikacı, 12 Aralık 1928’de Kırgızistan’ın Talas Eyaleti ‘ne bağlı Şeker Köyü’nde doğdu. Bişkek’de Veteriner Fakültesi’nden mezun oldu.

Yazarlığa 1952’ de başlayan Aytmatov, 1959’da Kırgız Pravdası gazetesinde muhabir oldu. Daha sonra Povesti Gori Stepey (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı öykü kitabıyla büyük ün kazandı. Bu eseri, 1963’te Lenin Ödülü’ne lâyık görüldü ve bu ödül onu aynı zamanda en genç Lenin Ödüllü yazar da yaptı.

Eserlerini, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme alan Aytmatov, eserlerinin çoğunda tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıkları ile Kırgız gençliğinin gelenek ve göreneklerine bağlılığını seçti.

Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır.

Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane, destan, masal, hikaye ve türküleri ve bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalıştı.

Ayrıca hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Eserleri Türkçe’nin yanı sıra 150’den fazla dile tercüme edilerek milyonlarca baskıya ulaşan Aytmatov, 1958’de Kırgız Yazarlar Birliği Prezidyumu üyeliğine, 1962’de de Kırgız Sinematografi İşçileri Birliği birinci sekreterliğine getirildi.

1966’da SSCB Yüksek Sovyet’i üyeliğine seçildikten sonra da 1967’de SSCB Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi olan ünlü yazar, 1968’de Sovyet Devlet Edebiyat Ödülü’nü aldı.

Son yıllarda politikaya da atılan Aytmatov, Kırgızistan Meclisi’nde Talas Bölgesi Milletvekilliğinin yanı sıra Kırgızistan ‘ın Benelux Devletleri büyükelçiliğini de yapmaktadır. Uluslararası Cengiz Aytmatov Vakfı Onur Başkanlığı’nın yanı sıra “Diyalog Avrasya” dergisinin yayın kurulu üyeliğini de yapan Aytmatov, uluslararası diyalog çalışmalarıyla da tanınmaktadır.

Ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü Almanya’nın Nünberg kentindeki hastanede 10 Haziran 2008 günü hayatını kaybetti.

Kırgızistan Devlet Başkanlığı Basın Sözcüsü Dosalı Esenaliyev, yaptığı açıklamada, Almanya’nın Nünberg kentinde tedavi gören Cengiz Aytmatov’un hayatını kaybettiğini bildirdi. Esenaliyev, yazarın ölümü ile ilgili olarak Devlet Başkanı Kurmanbek Bakiyev’in bilgilendirildiğini söyledi.

Solunum cihazına bağlı olarak yoğun bakımda tutulan yazarın sağlık durumunun 10 Haziran 2008 günü kritik durumuna geldiği ifade edilmişti.

Aytmatov, bir Rus televizyon kanalının belgesel çekimleri için gittiği Tataristan’ın başkenti Kazan’da 16 Mayıs’ta ani böbrek rahatsızlığı geçirmesi üzerine hastaneye kaldırılmıştı. 79 yaşındaki yazar, 18 Mayıs’ta ambulans uçakla Almanya’ya nakledilmişti.

Kırgızistan’da 2008 yılı, Cengiz Aytmatov yılı ilan edilmişti.

Eserleri

II. Dünya Savaşı sonrası yazarları arasında yer alan Aytmatov, Cemile’den önce bir kaç kısa hikaye ve Yüzyüze`yi yazdı. Ancak yazarın kendini kanıtlamasını sağlayan kitap Cemile oldu; Louis Aragon Cemile`yi “dünyanın en güzel aşk hikayesi” olarak tanımlamıştır.

Eserlerinde mitolojiye oldukça yakın durdu; ancak onunki antik anlamından farklı olarak mitolojiyi çağdaş bir zeminde sentezlemek ve yeniden yaratmaktı. Eserlerinde mitlere, efsanelere ve halk hikayelerine göndermeler yapmıştır.

Siyasal Yaşamı

Cengiz Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiştir. Ayrıca Kırgızistan Dışişleri eski Bakanı Askar Aytmatov’un babasıdır.

 

Yapıtlarından Bazıları

  • Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı – 2007)
  • Darağacı – Dişi kurdun Rüyaları (Плаха, 1988)
  • Gün Olur Asra Bedel ,(Kırgız Türkçesi Кылым карытар бир күн),(Rusça И дольше века длится день, 1980),
  • Fuji-Yama (Восхождение на Фудзияму, Fuji Dağının Tepesi 1973)
  • Beyaz Gemi (Kırgız Türkçesi, Ак кеме : Ak Keme) (RusçaБелый пароход, 1970)
  • Selvi Boylum Al Yazmalım , (1970)
  • Elveda, Gülsarı! (Прощай, Гульсары, 1966)
  • Dağlar ve Steplerden Masallar (Повести гор и степей, 1963)
  • İlk Öğretmenim (Первый учитель, 1962)
  • Cemile (Kırgız Türkçesi Жамийла, Rusça Джамиля, 1958)
  • Yüzyüze (Лицом к лицу, 1957)
  • Zorlu Geçit (1956)
  • Toprak Ana
  • Cengiz Han’a Küsen Bulut
  • Çocukluğum
  • Kırmızı Elma red apple

Atatürk

Hayatı

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.
Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909’da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.
1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911’de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912’de Derne Komutanlığına getirildi.
Ekim 1912’de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915’te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.
1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915’te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.
Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916’da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916’da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917’de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918’de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.
Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919’da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919’da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.
Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye – ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.
Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

  • Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
  • Çukurova, Gaziantep, Kahramanmaraş Şanlıurfa savunmaları (1919- 1921)
  • I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
  • II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
  • Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
  • Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.
23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922’de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.
Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı.
Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:

  • Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
  • Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
  • Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

 

2. Toplumsal Devrimler

  • Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
  • Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
  • Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
  • Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
  • Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
  • Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

 

3. Hukuk Devrimi :

  • Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
  • Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

 

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:

  • Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
  • Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
  • Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
  • Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
  • Güzel sanatlarda yenilikler

 

5. Ekonomi Alanında Devrimler:

  • Aşârın kaldırılması
  • Çiftçinin özendirilmesi
  • Örnek çiftliklerin kurulması
  • Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
  • I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934’de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.
Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.
Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.
15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.
Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923’de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.
1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu.

ATATÜRK’ÜN SON YILLARI VE ÖLÜMÜ

Atatürk’ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında Yalova’da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. Buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. Fakat tamamen iyileşmeden Ankara’ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu. Bu tarihlerde Hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. Hasta olmasına rağmen, Mersin ve Adana’ya geziye çıktı. Kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran Atatürk, çok yorgun düştü. Ülkü edindiği millî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 Mayıs’ta Ankara’ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul’a gitti. Doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu.

Deniz havası iyi geldiği için, Savarona Yatı’nda bir süre dinlendi. Bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul’a gelen Romanya kralı ile görüştü. Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 Temmuz 1938’de Hatay Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi Atatürk’ü çok sevindirip moralini düzeltti. Temmuz sonlarına kadar Savarona’da kalan Atatürk’ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı’na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O’nun hastalığını duyan Türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938’de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı. Ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. Fakat, çok arzuladığı hâlde, Ankara’ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı.

29 Ekim 1938’de kahraman Türk Ordusu’na yolladığı mesaj, Başbakan Celâl Bayar tarafından okundu. “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!” sözü ile Türk Ordusu’nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda “Türk vatanının ve Türk’lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır” diyerek Türk Ordusu’na olan güvenini belirtmiştir.

Atatürk 1 Kasım 1938’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celâl Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi’nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi’nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu’nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.

Atatürk’ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 Kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. Bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. Her Türk’ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. Ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. Dolmabahçe Sarayı’nda 10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı. Bu kara haberle, yalnız Türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. Büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler. 16 Kasım günü Atatürk’ün tabutu, Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonunda katafalka konuldu.
Üç gün üç gece, gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etti. Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında Gülhane Parkı’na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı cenazeyi İzmit’e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu. Atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak Ankara’ya getirilmek üzere hareket edildi.

Atatürk’ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, bakanlar, Genelkurmay Başkanı, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze, Türkiye Büyük Mîllet Meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. Ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra Atatürk’ün tabutu katafalkta alınarak. Etnografya Müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu. Türk milleti daha sonra, bu büyük insana lâyık, Ankara Rasattepe’de bir Anıtkabir yaptırdı. 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesinden alınan Atatürk’ün naaşı Anıtkabir’e getirildi. Burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.